- SPONSOR REKLAMLAR -
Zülfü Livaneli, seyirciye “Sizin hatırınız için ilk kez yapiyorum” diyerek eline davulu aldı ve ‘Duvarlar’ şarkısını davul çalarak söyledi.
Arena’yı tıklım tıklım dolduran Zülfü Livaneli konserinde ne sansasyonel bir şey oldu ne de herhangi bir açılıma destek… Hem çok sıradan hem de olağanüstüydü
//
İSTANBUL – Dünyanın pek çok yerinde, pek çok sanatçıyla birlikte verdiği konserlerden oluşturulmuş bir barkovizyon gösterisini izledik önce. Bütün yaz ‘çılgınca’ dans ettiğimiz Kuruçeşme Arena’da kurulmuş tribünlerde oturmuş, az sonra neler olacağından çok emin olsak da, söylenecek şarkıları ‘amentü’müz gibi ezberimizde tutsak da heyecanla onu bekliyorduk… Büyük alkışlar eşliğinde yavaş yavaş sahneye geldi, Türkiye’nin müzikal tarihine olduğu kadar politik tarihine de damgasını vuran, Zülfü Livaneli… Önce hepimizi eğilerek selamladı, uzun uzun, her zaman yaptığı gibi. Devirdiği onca yıl sonra seyircisine minnettarlığı gözlerinden öyle okunuyordu ki, sanki tek tek hepimizin elini sıkmaya vakti olsa onu da yapardı.
Ve ilk şarkı geleneğini bozmadı. Hepbir ağızdan söylüyorduk: ‘Merhaba’…
Livaneli’nin şarkıları hiçbir görüntüye ihtiyaç olmaksızın hem utanç hem de gururla taşıdığımız toplumsal belleğimizden topladığı kareleri alır bir film şeridi gibi akıtır belleklerde. Ancak o gece tüm şarkılara bu belleği taze tutmamızı sağlayacak görüntüler ve elbette Livaneli’nin bestelediği şiirlerin şairleri barkovizyondan bize yansıyan görüntülerle eşlik ediyordu. O şarkıları şairleriyle birlikte söylüyor gibiydik. ‘Karlı Kayın’ esnasında ekrandaki Nazım Hikmet elini yumruk yapmıştı ki gözüme seyircilerin yumruk olmuş elleri takıldı. Nazım, Livaneli ve biz bir ailenin ortasındaymışız gibi huşu içinde hem müzikal hem de tarihsel bir yolculuk yapıyorduk. Konser boyunca ne sansasyonel bir şey oldu ne de herhangi bir açılıma destek… Hem çok sıradan hem de olağanüstüydü.
Livaneli 2004’te Vatan gazetesinde yayınlanan ‘Sessizlik’ isimli makalesinde şöyle diyordu: “Müzik, ezelden ebede giden suskunluğu yırtma çabasıdır ama sessizliğin sesinden daha güzel bir müziği kimse yazamadı şimdiye kadar.” Biz, hepimiz Livaneli şarkılarını işte bu yüzden seviyorduk. O şarkılar sesinin içinde küskün sessizliğimizi saklıyordu. O yerde, bir gece vakti, ‘şarkılara sığınmak’ için bir araya gelmiştik. Bir de geçtiğimiz yollardan geçen şairlerin, ozanların hislerini paylaşabilmek için galiba. Livaneli’nin “Bu şairin şiirleri bestelenemez diyorlardı ben besteledim” diyerek söylediği Konstantin Kavafis’in ‘Çok Uzak’ındaki ‘Bu bulanık anıyı anlatmak isterdim’ sözlerini duyduğum an Freud’un “Vardığım her yere daha önce bir şairin uğradığını gördüm” lafı aklıma geldi. Bütün konser aslında bunu anlatıyor gibiydi. O sessizlikte, her yaştan insanın hislerinin birleşiyor olması; o şarkılar yazıldığında henüz doğmamış olanlarla, şarkılarda anlatılan acıları zamanında yaşamış olanların, o acıları birlikte omuzlaması görülmeye değerdi.
Sık sık arkamı dönüp konukların gözlerinin içine baktım. Neredeyse duymak istediğimiz her şarkısını bizimle paylaşan Livaneli galiba ilk Ataol
Behramoğlu’ndan bestelediği ‘Yangın Yeri’ şarkısı ve Sivas katliamını anan görüntülerle ağlattı izleyenleri. İlk şarkılardan biriydi. O vakte kadar coşkusuz bir konserdi diye yazacağımı düşündüğüm o üç saati, her şarkıda başka bir duyguyla gözlerinin dolduğunu hissettiğim o insanların mağrur coşkusu diye tarif edeceğimi fark ettim.
Konserin değişmezlerinden biri ise konuk sanatçı geleneğiydi. Livaneli’nin sahneye davet ettiği Meral Azizoğlu Güngör ‘Belalım’ şarkısını söyledi… Seyircilerin deyim yerindeyse çoştuğu an ise, Livaneli’nin “Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az” demesiyle sahneye bir davulun getirildiği andı. Livaneli “Sizin hatırınız için ilk defa yapıyorum” dedi ve ‘Duvarlar’ şarkısını davul çalarak söyledi.
Derken Livaneli ‘son parça’ dedi ve alışılageldiği gibi bir türkü söylemeye başladı. Birden hepimiz ayaklandık. Kendimizi sahne önünde bulduk. Sahnenin hemen önünde duran güvenlik görevlileri önce biraz tedirgin olsa da baktı ki yapacak bir şey yok, seyirciyle Livaneli’nin bu yakınlaşmasına engel olmaya kalkmadı. O sıralarda koskoca bir adamın arkadaşına telefon açıp heyecanla ‘Aramızda sadece üç metre var ‘ deyişi hala kulaklarımda çınlıyor.
Türkü bitti. Livaneli sahneden indi; kararlıydık bir şarkı daha istiyorduk. Livaneli ve ekibi çok bekletmeden hemen geri geldi. Bir ‘Eşkiya Dünya’ patlattı, gitti. Ama bize yetmedi. Dakikalarca süren alkışlarımızla onu bir kez daha sahneye çıkarmayı başarmıştık. Ama bu sefer “Ben de sizinle sabaha kadar şarkı söylemek isterim; ama bu son olsun” diyerek ‘Odam Kireçtir’i söyledi. Sözünü dinledik, üçüncü bis için ısrar etmedik.
Konserin bitiminde yüzünde acı ve mutluluğun iç içe geçtiği bir kadın, gururlu bir sesle ‘Çok yaşa’ diye bağırınca yıllardır oradaki insanları mutsuz etmiş o tarihin, şimdi o günleri hatırlatıp ağlatan sahnedeki tezahürüne duyulan garip aşkı düşündüm. İçimde karanlıkla aydınlık arasında gelip giden, eski mi yeni mi olduğunu anlayamadığım, meçhul duygular arasında tek bir şeyden emindim: ‘Mutlu aşk yoktur… yoktur…’
RADİKAL
ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM |