- SPONSOR REKLAMLAR -
Her düşüncenin temel bir kavramı, her kavramın kendi nesnesi ve her anlamın kendine ait bir formu vardır: Her söz bir hayat ister. Her hayat kendini savunur, kendi meşrebince. Spinozacı bir söyleyişle; aşkın ve içrek olan, içsel ve dışsal olan, iyi ve kötü olan tekil hayatların kendini sürdürme çabasına uygunluk ve karşıtlıkla anlamlanır. Bu yüzden ağza sığmayan dil vardır, ağızda kaybolan dil vardır. İkisine de dil demek, gramerin zaafıdır. Kalbi sesinde atan ruhlar vardır, ruhuna eziyet eden bedenler vardır. Salonlarda şık pozlara dönüşen laf estetiği vardır, üzerine yazılan duvarları yıkan, faça bozan sözler vardır. Akla sığmaz düşler vardır, ruhu terbiye eden akıl vardır…
Devrim, şık, artistik, iyi bir şey değildir: Devrim, üretilen yaşamın tadını gasp edenlerin tadını kaçıracak bin başlı bir ucubedir. Faça bozan, keyif kaçıran, yaşam öğüten makineler gibi çalışan kapma aygıtları olarak işleyen tüm yapıları, her geçen gün bizleri hiçlik çölüne gömen anlamları, cehaleti keskinleştiren bilgiyi, kıymet bırakmayan değerleri, sanatı, edebiyatı, felsefeyi ve hukuku, hiç değilse geçmiş kuşakların ruhları huzur bulsun diye yerle bir edecek bir yıkımdır, yada adını hak etmeyen ve devrimciler üzerinde plesibo etkisi yapmanın ötesine geçmeyecek alelade bir şeydir. Devrim, isyan ve özgürlük, sosyalizm, komünizm, Marx… ve bu kalibrede adlar ve kavramlar, bir yandan orta sınıf şık mekânlarda sürülen sefaya, yeni orta sınıf zuppeliğinde sosyal sermayeye dönüştürülürken; söz çalınırken sahibinden, sahipleri estetik nesneye dönüştürülüp, züppece alaycı zeka gösterilerinde epistemolojiye kapatılıp sinik ironilerle susturulurken, bizler için tehdit tütünden bir vaattir tüm bu soydan sözcükler. Tüm çizgilerin esası olan noktada, burjuva toplumsal sentezin buzundaki çatlaklarda fısıldanan, uğuldayan, tüm biçimleri bozan sözün, tüm bilmelerin ürettiği cehaleti mahkum eden, yadırgayan uygunsuz bir ontolojidir.
İçimize sığmayan dünyanın bu haline nasıl sığarız? Bu nasıl mümkün olmaktadır? Bunu artık imkânsızlaştıracak olan nedir? Bir şeyi yıkacak olan şey onu mümkün kılan şeyse eğer, karanlıkta kaybedilen şey karanlıkta bulunacaktır. Bunun için gereken, radikal bir geri çekiliş, hatırlama ve unutuş ve en önemlisi de mevcudiyetin ne pahasına ayakta durduğunu, esirgenenin ne olduğunu ve tümüyle şimdi istemeyi cüret etmeyi duyumsamaktır… özgürlüğe de sanata da kimliğe de tutsaklığa son verecek olan şey, bu duyumsama anında oluşacak çatlaklarda, yırtıklarda tarihsel sahipleriyle buluşmak için göz kırpmaktadır. Her gün yeniden ve bir daha ürettiğimiz bu süslü cehennem, tüm tapınakları, değerleri ve anlamlarıyla yaşamı emen ve yaşama karşı çalışan bu makine, acıtan sevinçlerle kapmakta kişileri ve kişilerin içine yerleşerek kanser hücresi ahlakıyla ilerlemekte. Acı veren sevinçlerin yerini sevindiren acılar nasıl alır? Şeyler arasındaki ilişkiye dönüştürülerek estetize edilen insanlar arası ilişkinin kadim trajik doğasına rağmen burjuvanın maçist istisnası vaadi besler; yasa tehdidi büyütür. Bu yüzden hazzın ardına düşmek yasayı içselleştirir.
Gösteri, kendi meta sahnesi dışında bir şey bırakmazken, tüketim insan türünü kemirgenleştirirken, imgeler saldırganlaşmaktadır. Yaşam imgeler istilasında koyu, yapışkan ve keskin bir cehalet salgılamakta. Yaşamın bu burjuva talanını görmeyen, fotoğraflanan ya da resimlenen her görüntü yalan söyler. Bu yalan, hareketin arzusunu bastırır. Zamanı ipotek altına alarak dünyanın büyüsünü bozar. Süreyi ve vakti zamanın dışına sürer. Böylece imgeler mülkiyete dönüşerek algının ufku mülkiyete hapsedilir. Dilin temsil düzeni imgeleme karşı işlemeye başlar: İmgeler olaysız şeylere dönüşür: Bakış, yaşamın akışına ve varlıkların oluşlarına kör kalır. Zamandan ve tarihten kovulanların şimdiye uygunsuz dönüşleri vakitsiz anlar ekler mevcudiyete. Zamanın andaki niteliği, kırılan ve dünyevi geçiciliğe açılan zamanın ucunda varlığın içine çekildiği boşluğu doldurma iradesini içerir. Böylece zaman sınıf çatışmalarının sahnesi olur. Yeraltı denen şey mekânsal bir boyut olmaktan çıkıp zamanın güneyine işaret eder. Bu zamansal bölgenin içerdiği vaadin tehdidi tarihe musallat olur. Gerçekliğin yoluna çıkan hayalgücü, dilde öyle bir kesinti ve alan açar ki, sanat, estetiğin politik sorgusunda açığa çıkar. Politikanın tarih boyunca birikmiş nesneleri paranteze alınır ve radikal-özgürlükçü düşünce, bir duruma dönüşerek zaten şimdiye ve buraya ait olduğunu söyler.
Toplumsal bağın düğümlendiği mahal olarak faydacı ve şantajcı burjuva öznellik, sınıf çatışmalarının soğurulmasıdır. Tüm bu düşünce nesneleri ve biçimleri kavganın şimdiki halleridir. Bu haliyle işçi, tıpkı dişil olan gibi na-tamam’dır. Simgesel düzene tümüyle ve sınırsızca içkin olduğundan, bu düzenin dışındadır da. Bu yüzden de varlığına dair sorulara simgesel alan içinden cevap verilemez; cevap bu simgesel evrenin yıkımında açığa çıkacaktır. Bu çatışma, içerde yaratıcı yıkımın terbiye edilmiş, boyun eğdirilmiş diyalektiği, dışarıda ise uzlaşmaz bir paradokstur. Tarih çadırını bu paradoksa kurduğunda, yaşam ve ütopya aynı nesnede buluşur. Bu da bize güncel kapitalizmin öznel ve duygulanımsal boyutlarını çözümleme ve gerçek bir istisna hali olan devrime, öznenin kurucu merkezsizliğine uzanan bir inanç sıçraması sağlar. İktidarın ontolojisini kuran alışkanlıklar, kurallar ve normlar kapitalizme sadakatin görünümleridir. Mevcudiyete boyun eğen düşüncede doğru, dışlanan bir uygunsuzluktur. Duygulanım ve söylem arasındaki ilişki iktidar ilişkilerinin inşası ve yeniden üretimi karşısında simgesel düzende temsile direnen gerçeğin intikamı ve “doğruda durmanın diyalektiği”* varlık meselesi olur. Doğruda durmanın diyalektiği, sürekli bir yer değiştirmeyi ve saldırının estetiği içinde kendini her defasında yeniden kurmayı gerektirir. Mevcudiyetin orta yerinde arıza çıkaran bu duruşta, iktidarın bizi içimizden doğru kurması ve varoluşumuzu yakalaması önlenir. Toplumsalın bu türden söylemsel inşasının anlamlandırmayla ilişkisi devrimci-entelektüel ethos içinde kapsanarak sabote edilebilir. Eşitsizlik ve iktidar ilişkilerinin duası olarak işleyen söylemi pusuya düşürecek olan, mevcudiyeti dile indirgeyerek oluşun dil ötesi varlığına sarkmaktır. Yaşamın red cephesi karşısında susma suikastına dönüşen retorik sayıklarken, kökenin değeri değil değerin kökenidir saldırının odağı. Bu türden bir varlık kipi, etkin bir varoluşun saldırısı ve ifadesidir. Bir fenomeni anlamanın yolu, onu ele geçiren kuvvetlerin bedenlendiği sınıfları gören bir yerden, yamuk bakışlardan geçer. Kuvvetin ele geçirdiği gerçeğin ve bu ipoteklenmiş gerçeğin ürettiği anlamların mücadelesidir tarih.
Burjuva dünyanın yasası, yaşamı kırıntılarına indirgemektedir. Bu kırıntılara kapatılan oluş, burjuva aklın köküdür. Bu akıl, içine gömüldüğü idealde, bu ideal ise aklın içindedir. Hiçbir şey bütünün dışında değildir. Çünkü bütün tek ve mutlak değildir. Öyleyse bütün olanaksızdır. Olanaksızlık tek mümkün bütündür. Bu olanaksızda, somut gerçeklik ile soyut bilgi arasındaki bağın taşıyamadığı bir doğruda duruyoruz. Duruyoruz, ayak diretiyoruz, inat ediyoruz; çünkü tür ve bireyin uzlaştığı tarihsel burjuva “ben”, kadim akışı sabote eden bir suikasttır. Tarihsel ben’in üzerinden atlayamayız; o, içinden geçilerek aşılacak olandır. Burada tereddüt ve merhamet son büyük günahtır. Çelişkiyi çözümlemenin iki yolu vardır. Buna bağlı olarak da trajik olanın da iki farklı kavranışı vardır: Bir yanda, trajedi ve bireyin acısı görünümün sonsuzluğunda estetize edilerek silinmektedir. Bir yanda da ilkel birliğe gözünü diken sanat estetiğe teşne olmadan bu türden bir ben’i parçalar, kökendeki fırtınalı varlığın içinde eritir. İçimizdeki kaosla dans eden bir yıldız, varoluşu haklılaştıracak bir sanat, yadsıyan ve suçlayan bir adalet…
Mevcudiyetin ve bu mevcudiyetin ürettiği düşüncenin bağlı olduğu ilkenin altüst edileceği tarihsel anlam, anlamın tarihi ve tarihin anlamı arasında durur. Kapitalizmin kültürel varlığına, yaşamın bir hiçlik değeri alışına, insanın kendini boğabileceği bir deniz, göğe bakan bir kuyu ağzı, kuşa âşık balık, suyun boğulduğu bir yer, göğün doldurduğu denizler… Varlığın kapılarında son bulan kutsal, yüce, ulu, ne varsa tarihin deltasında, bugünün sırtındaki kambur, basit bilgi nesnelerine dönüşür. Bildiklerimiz üzerine düşünmeyiz, düşünmek dilini bilmediğimiz bir yerde olmaktır. Düşünmek, görmenin eksilttiği bu tarihi hakikatin dışına yerleştirir, olayın yerini değiştirir. Bu yüzden bir olma ve yapma biçimidir düşünmek. Düş-ünmek, dişlerini hayata geçiren pagan sözcükler gibi kendine başka bir ten salgılar; ufuk çizgisini adımlar, temsilin sınırlarını aşar, nesnede gizleneni taşıyacak biçimde, sesinde henüz söylenmemiş sözcükler uğuldar…
ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM |