- SPONSOR REKLAMLAR -
Yaz okuluna kalan her üniversite öğrencisi çok iyi bilir ki o dersler geçmek bilmez.Arkadaşlarınız güney sahillerinde tatil yaparken siz yakıcı güneş ışığının profesörün insanı uyutan ses tonu ile birleştiği bunaltıcı bir sınıfta oturmak zorundasınızdır.Hele bir de okulunuz İstanbul denen şehr-i keşmekeşte ise işiniz daha zordur.Efe,Durmuş ve Doğu da bu istanbul denen şehr-i keşmekeşte öğrencilik hayatlarını tamamlamaya çalışan maliye bölümü 3.sınıf öğrencisi olan üç yakın arkadaştır.Bu üç arkadaş aynı evi paylaşıyorlar ve ilk iki yıl yurtta kaldıkları için bu yıl ilk kez yaşadıkları ev hayatının eğlencesine kapılarak derslerinde başarısız olmuş ve üçü birden yaz okuluna kalmışlardı.
Her sabah öten telefon alarmının gençlerin beyinleri tarafından geç de olsa algılanmasıyla devreye ilk giren beyinsel mekanizma küfür mekanizması oluyor ve zor da olsa kalkıldıktan sonra apar topar okula gidiliyor.Kahvaltıyı ise kim kaybetmiş ki öğrenciler bulsun.
Okul yolu ise İstanbul gibi bir şehirde ağustos sıcağında hiç çekilmiyor ve Doğu’nun deyimiyle “ Libya çöllerini susuz geçmek gibi” insanı bunaltıyordu.Doğu,Durmuş ve Efe yine bir Ağustos sabahı zor da olsa uyanmış ve apar topar okulun yolunu tutmuşlardı.Bin uğraştan sonra okula varmış ve başlayan derse aldırmadan anfiye girip yerlerine oturmuşlardı.Profesör her zamanki gibi konuyu kitaptan okuyor ya da ödev verdiği öğrenciye konuyu anlattırıyordu.Pencereden, perdenin açık kalan ucundan sızan güneş ışığı o kadar az girmesine rağmen boyundan büyük iş yapıyordu sanki.İçerisi durulacak gibi değil.Cehennem sıcaklarıydı işte bunlar. “Havacılar söylemişti,ben izledim” dedi Doğa. Durmuş ise seviniyordu bu sıcaklara.Yüzünde bir mayın tarlasını andıran sivilcelerin sıcaklar ile birlikte geçebileceğini duymuştu üçüncü sınıf dergilerin birinde..
Kağnı ile yokuş çıkmak gibi geçen derslerin ardından gün sonunda üç arkadaş en zor kısma gelmişlerdi : “ iş çıkış saatlerinde eve ulaşmak..”Beyazıt ile Üsküdar arasının ne kadar uzak ve erişilmez olduğunu İstanbullular çok iyi bilirler.Beyazıt’taki kampüsten eve ulaşmak için üç arkadaş da yoğun çaba harcıyorlardı.Her gün aynı sahne yaşanıyordu.Bin bir zorlukla Üsküdar sahile gelinir ve Üsküdar’ın tepelerinde olan eve ulaşmak için otobüse binmeleri gerekirdi.Ancak Üsküdar sahile ulaşmak için enerjilerinin dörtte üçünü kullanan gençler kalan az enerjileri ile 12 numaralı otobüsü bekliyorlardı.Fakat asıl sorun hep aynı idi : “İstanbul’daki pek çok otobüs gibi 12 numaralı otobüs de kılimasız idi…”
Her gün aynı sahneyi yaşamaya alışmıştı gençler.Otobüs yarım saatte bir gelir ve kalabalık yolcu topluluğu kapıya hücum eder.Daha zayıf ve çelimsiz olan Durmuş hep aradan sıyrılarak oturacak yer bulur Efe ve Doğu ise ayakta yolculuk etmek zorunda kalırlar idi.
İstanbul’daki diğer pek çok otobüs gibi bu otobüste de kılima olmaması sebebiyle tıklım tıklım dolu olan otobüste ter damlaları insanların bedenlerinde bir dünya turu attıktan sonra beyin hücrelerine giriyor ve orada bir isyana sebep oluyordu.Kavga-dövüş eksik olmazdı halk otobüslerinde.Lise çağlarında Aziz Nesin’in halk otobüslerindeki kavgaları vs. anlatan öyküleriyle büyüyen gençler günümüzde hala aynı olan koşulları düşündükçe dertleniyorlardı.Ter ve sıcak o kadar bunaltıyordu ki şoför bile bir mendil açıp mendili boynuna ve göğsüne seriyor, yaka bağır açık olarak aracı sürmeye çalışıyordu.Halbuki tüm camlar her zaman açık olurdu ancak İstanbul trafiği malum, araç çok seyrek ilerlediği için rüzgar esemiyordu.
Yüzünde o kadar da fazla sivilce yok iken son üç ay içinde otobüslerde geçen ömrü yüzünden sivilce problemi yaşayan Durmuş arkadaşları içinde “abezan” olarak adlandırılırdı.Pek yakışıklı olmaması sebebiyle hayatında hiçbir kızla sevgili olmamış, hiçbir kız ile öpüşmemiş olması yüzünden bu konulara açlığı vardı.Ancak son üç aydır hiç böyle konulara girmez olmuştu.Gayet olgunlaşmıştı.Ancak bunun bir sebebi olmalıydı..
12 numaralı otobüsteki her yolculuklarında Durmuş’un gözlerini kapatarak uykuya dalması ve inecekleri durağa geldiklerinde Efe’nin onu dürterek uyandırması sırasında yüzünde hep bir tebessüm olması Efe ve Doğu’yu meraka sevk etmişti. Neden hep bu sıcak yolculuklarda dalıyor ve neden tebessümle uyanıyordu?
Bu konuyu merak eden iki hınzır arkadaş Durmuş’a bir oyun yapmaya karar verirler.Durmuş bir gece evde uyurken odasındaki kaloriferleri son seviye açmışlar ve yetmezmiş gibi bir de yatağın yanına elektrikli soba koymuşlardı.Oda sauna gibi olmuştu.
Uyuyan Durmuş’un alnında damla damla terler süzülüyordu.Bir süre sonra Durmuş’un yüzünde tebessüm belirdi.Tebessümün seviyesi giderek arttı ve birden Durmuş’un gerilen bedeni rahatladı.Çarşafın bel altı tarafını kaplayan kısmında gözden kaçmayacak şekilde beliren ıslaklık iki hınzır arkadaş tarafından görülür görülmez iki arkadaş dayanamayıp kahkahayı bastılar..Kahkahaya uyanan Durmuş saf saf olan biteni anlamaya çalışırken ıslanan çarşafı görünce olanı biteni anladı.Refleks olarak çarşafı üstüne çekti.İki arkadaşın kahkahaları apartmanı inletiyordu.Çarşafın ilgili kısmı yapış yapış olmuştu.İdrar olsa yine bir derece idi, ama erkeklik sıvısının yatağa aktığını gören Durmuş utancından başını yastığa gömüyor, iki arkadaşı da kahkahadan soluk bile alamıyorlardı.
Efe ve Doğu son üç ayda Durmuş’un sivilcelerinin neden arttığını, neden artık abezanca konuşmadığını anlamışlardı.
Durmuş cinsel gelişimi açısından İstanbul’daki klimasız otobüslere çok şey borçlu idi..
ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM |
çok haklısınız. ben de üsküdarda oturuyorum,yaz bitti klimalı otobüs koydular nihayet,ama yine de yetersiz tbi.
öykülerinizi takip edeceğim.
gayet başarılı.
gerçekten iyi bir yazı