Kuaza
       
ARA
giris
Ne Değişti?

- SPONSOR REKLAMLAR -

Ne Değişti?

 NE DEĞİŞTİ?

“Sanat şahsi olamaz… Sanatkârın hayat-ı umumiyeden ayrılmaması, bilakis onu tezyin ve takviye etmesi lazım gelir…” (Tevfik Fikret)

Hazır sanattan söz açılmışken bunun bir muhasebesini yapalım diyorum. Yaklaşık iki yüz yıllık bir muhasebeye ne dersiniz, eğer cevabınız evetse dilimiz döndüğünce başlayalım öyleyse…

Tanzimat sürecini ayrı bir milat kabul etmekte yarar var sanıyorum. Nitekim edebiyat tarihçilerinin tasnifleri de bu yönde. Asıl soru şu, iyi yönde mi yoksa kötü yönde mi tayinde bulunacağız?

Elbette ki ilklerin mümessili bir edebiyatı daha en baştan “kötü” diye yaftalamak yanlış, ancak içerisinde ki ilke yanlışlığını da görmezden gelemeyiz. Nasıl yani?

Taklit bir edebiyattır da o yüzden. Yalnızca Tanzimat mı, Edebiyat-ı Cedide veya Fecr-i Ati çok mu farklıdır? Değildir elbet. Fransız üslup ve tarzının ve hatta konusunun biraz mahallileştirilmiş halidir. Kestirip atmayalım, yerel motifler yok mudur, bir arayışın göstergesi değil midir? İyi niyetle yola çıkılmamış mıdır? Tüm bunları da kabul etmek gerekir. Ama her iyi niyetle yola çıkanın yaptığı hataları da affedemeyiz ya. Yani iyiyi isteme kadar o işin sonucunda elde ettiğiniz iyiyi isteme ilkesine bağlılık ve bu istemi başarma da önemli değil midir? En önemlisi budur.

Örnek mi lazım. O dönemin en büyük şairi Tevfik Fikret. O her şeyden önce büyük şairdir, eşi benzeri edebiyatımızda pek yoktur, yazdığı şiirler bir değişimi tam anlamıyla karşılamış ve cumhuriyeti kuranların ezberlerinde her daim yer edinmiştir. Kişiliği bakımından da tam anlamıyla örnek bir münevverdir. Ama tüm bunları söyledikten sonra özellikle doğa temalı şiirlerinde Francois Coppe imzalı şiirlerle neredeyse birebir benzeştiğini atlayacak mıyız? Bu etkiyi inkar edebilir miyiz, “maalesef” ki hayır.

Ancak şunu mutlaka belirtmeliyim, sanatçı elbette ki esinleneceği isim ya da olaylarla bir bütündür, bu onun sanatçılığını sorgulama hakkı vermez. Ama Tevfik Fikret gibi bir ismin Coppe adındaki bir şairden etkilenmesinde, asıl sorun sanatsal değil; ideolojiktir. Daha da doğrusu politik pazarlar meselesidir. Hür dünyanın(!) belki de en kabul görmüş ayak oyunun bir parçasıdır. Abarttığımı söyleyenlere biraz müsaade etmelerini rica ediyorum.

“Maalesef” konusuna gelecek olursak, Tevfik Fikret Fransız şairlerin en babasıyla bile boy ölçüşebilecek estetik inceliğe ve dokuya sahiptir. Peki, ama neden bu esinlenme? Çünkü efendim o dönemin bir anlamda modası(!) budur. Batıya öykünme hele ki Fransıza, bir ayrıcalıktır her şeyden önce.

Galatasaray Sultanisi garba açılan bir pencere olarak onu öğretmiştir çünkü. Onlarınki gibi bir eğitim en nihayetinde onların ki gibi bir zihniyeti doğuruyor. Onlar gibi düşünen onlar gibi yazan ayrıcalıklı bir zümre. Ne dersiniz, bugünde o yok mu? Hadi biraz bu coğrafyadan uzaklaşalım, Salman Rushdie ya da daha eskilerden G.Orwell gibi simalara göz atalım. Kimdir bu münevverler? Kendi ülkesinde sefalet içerisindeyken Londra’da ve diğer dünya başkentlerinde(!) eğitim görüp onların diliyle onların edebiyatını yapan ve bunu yaparken yerel motifleri kullanma adına kendi milletini küçümseyen işbirlikçi komprador aydın tipi değildir de nedir? (Bu tanıma dair fikir edinmek için Attilâ İlhan – Ulusal Kültür Savaşı)

Daha doğru bir tanım karşılayamazdı doğrusu, işbirlikçi, kapitalist düzenle aynı zamanda komprador ve sonuçta kültür kaseti yüklenmiş bir aydın…

Neyse, bizim coğrafyaya tekrar bir dönelim. Edebiyatın toplumsal olmasının zorunluluğunu anlatan bir cümleyle çıktık yola.

Bu konuya edebi bir perspektif kazandırdıktan sonra sokağa çıkaralım isterseniz. İnsanların gündelik konuşmalarına, dinledikleri müziklerine yansıyan o kendindelik, ona has olan bir şeyler eksik sanki. Yerel mi değil ne?

Amerika’dan ithal hip-hop ve ona eklediğimiz üç beş sözde çalan arabesk bunu göstermiyor mu? Arapesk ve hiphop ne zamandan beri bizden bir şeyler çalmaya başladı. Belki de kültürümüzden bir şeyler çalmaya başladı, ne dersiniz? -Burada tercihlerin kendisi değil, yüklenmiş oldukları ideolojik kaygılar dile getirildiği için eleştiriler kişisel tercihler noktasında son bulmaktadır-

Bu öyle bir hal aldı ki, bırakın sınıfsal tabakada en altta yer almaya mahkum edilmişlerde, en üst düzeyde olduğunu iddia edenlerde de böyledir sanıyorum. Örnek mi? Bakın bu ülkeyi yönetenlere? Kişilikleri kendilerini bağlar, siz üslubuna bakın. Hoş, üslup kişilikten bağımsız değildir ya neyse…

Bakın ne anlatmak istediğimi nasıl kolayca izah edeceğim. Yıl 1995, tarihler on ağustosu gösteriyor. Ben henüz okuma yazmaya dair henüz herhangi bir fikre sahip değilim. Entelektüel Yetersizlik başlığıyla Attilâ İlhan neler demiş:

…eski bir dost dedi ki, çoğu yazı mazı yazmıyor, show yapıyor… yani birader, bırak sıradan milletvekillerini; bakanların, bakanlardan da geçtim, parti liderlerinin derli toplu konuştuklarına rastlamak adeta imkan harici, hani eskiden efradını cami/ağyarını mani diye tarif edilirdi ya, o türden tutarlı konuşmalar hak getire! Açıklamalarda da, tartışmalarda da, bir kültür seviyesizliğidir gidiyor… (Hangi Edebiyat – Syf 313)

Bugün tarih 2009’u gösteriyor. Okuma yazmayı geçen on dört yılda sökmüş, tekrardan dikmeye çalışırken, aklıma garip bir soru takılıyor… Dünden bugüne ne değişti?

Yorum Yap



EN SON YAZILAR
ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM