Kuaza
       
Kıyas ve Mantık
Kıyas ve Mantık
1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
Loading ... Loading ...
631 Okunma

Felsefe disiplinlerine dair tutumumuzun yeniden şekillendirilmesine, özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda, eskiye nazaran daha da çok ihtiyaç duyulduğu kanısındayım. Asırlardır süren bir tartışma olsun olmasın bugün bilimsel ritüellerin doğruluklarını tartışken bunun yöntemlerinin de sorgulanması gerekiyor. Demek istediğim bilimsel veriler kadar bu verilerin elde edilmesindeki süreci de ele almakta yarar var. Bunu tarihin tozlu sayfalarından çıkarmak adına konunun ilk muhataplarına söz vermemiz gerekiyor…

Kıyas ve mantığa yalnızca Klasik Yunan Felsefesi’nde değil, Yeni Çağ Felsefesi’nde de açık bir karşı tutumun olduğu bilinmekteydi aslında. Bunların başında da Descartes, S.Mill gibi isimler geliyor akla ilk olarak. Mantığa karşı sergilenen tutumun taraflarının görüşleri bu konuyu daha iyi bir şekilde gözler önüne serebilir.

Zira Descartes, Metot Üzerine Konuşma’sında mantık için; kıyasları ve başka bir sürü kuralları ile yeni bir şey öğretmekten ziyade, belli bir şeyleri başkalarına açıklamak yahut Lullus’un sanatı gibi bilinmeyen şeyler hakkında muhakemesiz-ki bu çok önemli- söz söylemekten başka şeye yaramıyor. Mantıkta iyi kuralların yanı sıra birçok zararlı ve gereksiz alanları da var. İşte bu sebepledir ki iyilerin ve zararlıların ayırt edilmesi yontulmamış bir mermer taşından Diana heykeli çıkartmak gibidir, der.

Aynı Descartes Aklın Yöntemi İçin Kurallar kitabında ise yine mantık için, gerçeği aramak isteyenlere bayağı diyalektiğin (burada mantığı kastediyor) hiçbir yararı yoktur. Ancak daha önceden bilinen delilleri kolayca başkalarına anlatmaya yarayabilir, demekte.

Görüldüğü üzere Prof. Dr. Necati Öner’in de ifadesiyle Descartes, Aristo Mantığını ağır bir dille suçluyor.

***

Keza S.Mill’de mantığın silahı kıyas hakkında önemli düşünceler aktarıyor. Mill ise iki açıdan mantığa karşı koymaktadır. İlk olarak öne sürdüğü; kıyas ile bir savı kanıtsama ya da bir başka deyişle sonucun ispatı.

Mill tezini şu şekilde açıklıyor: Hâlbuki kıyasın vardığı sonuç, zaten öncüllerde bulunduğu için öncüllerin bilinmesi sonucunda bilinmesini gerektirir. Bu durumda ise bilinmesi kendisine bağlı olan şey kanıt olarak kullanılıp o şey ispata kalkılıyor. Örneğin herkesin bildiği;

- Bütün insanlar ölümlüdür

- Socrates bir insandır

- O halde Socrates Bir ölümlüdür.

Kıyasında Socrates ölümlüdür sonucu, bütün insanlar ölümlüdür öncülünde önceden kabul edilmiştir. Her insanın ölümlülüğü bizim için kesin olmadan bütün insanların ölümlü olduğunu bilemeyiz. Eğer Socrates’in ölümlü olduğu bizim için kuşkulu ise, bütün insanlar ölümlüdür iddiası da aynı duruma düşer. Kaldı ki bu antinomun Descartes’in bayağı diyalektiğini doğrulamaktan daha öteye gidemeyeceğini görebilirsiniz.

S.Mill’in düşüncelerini desteklemek amacıyla örneklerimizi çoğaltabiliriz. Dikkatli bir göz mutlaka şunu görecektir, Aristo’nun oluşturduğu mantık, bazı akıl yürütme biçimlerinden öteye geçemez. Felsefenin toprağında filizlenen mantık, metodik şüpheci Descartes’in de tepkisine yol açmasına karşın, kendisinin bilimsel çözümler sunduğunu iddia ediyor.

Bunun nasıl yanlışlanabildiğini örneklerle sizde göreceksiniz. Klasik mantığın akıl yürütme biçimlerinden olan üçüncü halin imkânsızlığı prensibini ele alalım.

Öncelikle bu prensibi kısaca açıklayalım, bu prensibe göre bir şey ya yanlıştır ya da doğrudur; üçüncü bir seçenek yoktur. Ancak biz bunu bugün yanlışlayabiliyoruz. Ben buna kısaca futbol paradoksu diyorum(?) Felsefeye günlük bir bakış açısı kazandırmak adına futboldan bir örnek vermekte yarar var. (Bunun ilk örnekleriyse fizik alanında verilmişti.) Örneğin bir futbol karşılaşmasında tarafsız sahada oynanan maçta, bir takım kazanıp, kaybedebileceği gibi berabere de kalabilir. Dolayısıyla bu açıdan da mantığın çürük bir temelin üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz…

***

Einstein’ın bir sözündeyse şu makul gerçeği tekrar etmiş oluyoruz: Matematik, kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz; gerçeği yansıttığında da kesin olmaz, diyor. F, Q gibi matematiksel önermeler süren ve formel bir disiplin olan mantığın, gerçeği ne derece yansıttığı, ya da önermelerin ne derece doğru olduğu da tartışmalı bir diğer konu.

Önermelerin doğruluğunu denetleyen mantık, doğruluğun değerini ne şekilde açıklayabilecek? Ya da sembolleştirilen mantık, bir noktadan sonra retorik değilse nedir? Gibi yöneltebileceğimiz onca soru yanıtlanmayı beklerken mantığın Socrates’in ölümlü olup olmamasını tartışmasını ise mantığın bayağılığına verebiliriz.

Mill’e tekrar bakacak olursak onun ikinci karşı çıkışının da kıyastaki çıkarımın klasik anlayışıyla ilgili olduğunu görebiliriz. Mill’e göre kıyas genelden özele giden bir çıkarma değildir. Biz ancak özelden özele bir çıkarım yapabiliriz.

Örneğin parmağı ateşte yanan bir çocuk ateşe bir daha yanaşmaz. Ondan kaçmasının nedeni ateş yakıcıdır genel hükmü değildir; o, bu genel ilkeyi asla düşünmez. Bir mum gördüğü zaman parmağının ilk yandığını anımsar ve yaklaşmaz. Böylece özel bir durumdan bir diğer özel duruma çıkarım yapar. Çocuk için bu da kısaca bir alışkanlıktır diyebiliriz.

***

Mantıkta küçük bir yanlışın kıyasla giderek büyümesi ve büyük bir yanlışa dönüşmesi tezi de mantığa yöneltilen bir diğer sorudur. Ve bu, sırf yanlıştan ibaret bir disiplin haline de getirebilir bayağı mantığı.

Bugün mantık, ayakta duruşunu, yine kendini eleştiren Descartes’e borçludur. Metodik şüphe, mantıkçıların bugün için dayanak noktasıdır ki bugün buna modern mantık deniliyor.

Kısacası mantık, yanlışlık zincirlemesinin ilk uygulama sahasıdır. Bilim hakikaten de ilerlemek istiyorsa metafiziğinde içerisinde bir sorgu alanı olarak bulunduğu felsefeye yönelmelidir. Bu noktada mantıksa en fazla emeklemektedir. Bu konuya Jaspers’in bir sözüyle son noktayı koyabiliriz:

Mantık beşiğinin içerisinde emekleyebilir; oysa “felsefe, daima yolda olmaktır”…



EN SON YAZILAR