Kuaza
       
ARA
giris
“Kimseye Etmem Şikayet…”

- SPONSOR REKLAMLAR -

“Kimseye Etmem Şikayet…”

*ÖYKÜ*

Hiçbir yolcunun anlatamadığı acı bir yalnızlıkta dinleniyordum. Birden, rutin kontrolümün bugün olduğunu hatırlamış olacağım, doğruldum. Yatak odasına geçtim. Hastane kıyafetlerimi giymeye başladım, bir yandan da aynadan kendime bakıyorum. 2 yıl öncesini anımsıyorum da, o kanlı canlı halim gitmiş, yerine yeni diyeceğim, hayattan tüm ümitlerini geri çekmiş, hasta ve yorgun bir genç kalıvermiş. Banyoya geçtim. Tıraş olmam gerekiyordu sanıyorum. Fakat bilemezsiniz, bu bana çok acı verir. Gözlerimde kül rengi bir bulut kaplı, gitmek bilmiyor. Halbuki masmavi gökyüzündeki bembeyaz bulutlar, sürekli geçip gitmekteler.

Bir şeyler yesem iyi olacak. Dün çok canım çekti, bal ve kaymak aldım. Dişlerim o kadar çok acıyor ki, her lokmasını ağzıma götürdüğümde, yutuncaya kadar dehşetli bir acı çekiyorum. Canınızın çok çektiği bir şeyi alamazsanız, içinizde bir ukde kalır ve bu, anlaşılır bir şeydir. Aldığınız vakitte problem olmaktan çıkar. Oysa o aldığınız şeyi doyasıya yiyememek çok daha acı vericidir.

Öyle derler. Her hastalıkta, her rahatsızlıkta o sorunun sebep olduğu fiziksel acı kadar, ruhsal da bir acı söz konusudur. Her acının maddi olduğu kadar, manevi de bir faturası vardır. Kimi hastalıklar, normal yaşantınızı etkileyecek bir rahatsızlığa sebep olmasalar bile, ruhsal olarak öyle bir çöküntü meydana getirirler ki, sonunda bu hastalıktan asla kurtulamayacağınızı, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını düşünürsünüz. O vakit, çoğu ümitsiz romantik gibi, kitaplara sığınırsınız. Kitaplar bu bakıma terapi gibidirler. Hiçbir kitap, realiteyi değiştirmeye muktedir değildir elbette. Hastaların okudukları kitaplarda, onları iyi etmez belki. Fakat yine de onlara iyi gelen bir yanı vardır, bunu ancak yaşayan bilir.

Bazen insan, sorunlarıyla baş edecek gücü kendinde bulamaz ya. Böyle durumlarda ben, nedense hep aynı şeyi düşünmüşümdür. Gözlerimi kapatsam, beni ilaçla uyutsalar. Uyansam ve tüm rahatsızlığım yahut problemim geçmiş olsa. Ah keşke mümkün olsa…

Hastaneye gidene kadar aklımda türlü türlü düşünceler… En çok da, sabırla isyanın buruk bir kavgası içerisindeyim. Hastalığımın kaynağı ben değilim. Bu yüzden neden ben, sorusunu her seferinde sorup cevap alamayan da benim. Hasta olanlar neden hasta olmuşlardır ki… Neden o hastalık yan komşuya değil de ona gelmiştir. Ve neden o çeşidi gelmiştir de, nezle olmamıştır örneğin. İşte bunun gibi binlerce saçma soru ve düşünceyle hastaneye varıyorum.

İşte üçüncü kat. Ve her seferinde, o kapıdan girer girmez tüm akciğerlerinizi saran kesif hastane kokusu. Hastane kokusunu bilir misiniz? Hastalığınızın zihninizde yarattığı iç içe geçmiş imgelem gibidir. Ne olduğu, ne içerdiği tam belli değildir. Acıdır ama. Zaten bir süre sonra alışırsınız. İçeriye her girenin ilk sefer yüzünü ekşitmesi bundandır. Kokuya alışkın değildir. Bu yüzden hastalık da alışkanlık gibidir. Uzun süren hastalıklara insan alışır. Onunla yaşamak zorundadır çünkü.

Bir de madalyonun öbür yüzünü çevirelim. Kapıdan her girene üç beş saniye de olsa bakışlar yönelir. İçlerinden hastalığı ağır olanlarsa pek kapıya bakmazlar. Hem gelen gidene alışkındırlar, koridorun ve hastalığın müdavimi olmuşlardır hem de bakmanın bir şey değiştirmeyeceğini keşfetmişlerdir. Bakanlar da bir şey göreceklerinden değil belki, ama onlar da beklemeye alışkın değiller, ne yapsınlar.

Uzun uzun, saatlerce beklemek. İçeriden ara ara yükselen acı haykırışlar. Arada çok küçük yaşta çocukların gözlerindeki saf korku. En çok da.. en çok da onlar. Neden bu kadar beklediklerini de bir türlü anlayamazlar. Neden ben, neden bu kadar uzun süre?

Kapıya bakma adeti saatler geçtikçe körelir. Kimileri uyuklar, kimileri aksırıp tıksırır. Koridorlarda çoğunlukla hasta sayısından daha az koltuk vardır. Bu nedenle hep birileri ayakta kalır. Kimi zaman çömelirler. Hasta çocukların, sağlam kardeşleri de oradadır. Durumun çok farkında olmasalar da, önemli bir şey olduğunu, sıkıntılı bir şey olduğunu sezerler. Adını koyamazlar, o kadar. Ama bazen bu bekleyişler o kadar uzar ki, çocukluk elbet devreye girer. Babalar hastanenin kantinine götürür onları. Çikolata, meyve suyu, şeker her neyse…

Üçüncü katın doktorları pek umursamazdır. Sanki hayatlarındaki her şeyi üstünkörü yapar gibi bir halleri vardır. Kendileri ve aileleri hakkındaki tasavvurları da böyle midir acaba? Hastalığımın başlarında, iyileşir iyileşmez doktorlara olan hıncımı telafi edeceğimi hayal ederdim, planlardım. Şimdi, beni iyi edebilecekler mi, diye soruyorum kendi kendime…

Hastane kıyafetlerime de sinmiş hastane kokusu… Hastane kıyafeti dediğime bakmayın, bir kot pantolon bir kazaktır. Ama koridorda oturacak koltuk kalmadığı zaman, önce duvara yaslanmak, sonra yere çömelmek, en sonunda da yere olduğu gibi oturmak zorunda kalınca insan, çaresiz eski kıyafetlerini giyiyor hastaneye gelirken.

Derken mübaşir kılıklı hemşire adımı okudu. Ellerim terlemiş kapıyı ilkin açamadım. İki elle kavradım. Bu güçten düştüğümün de göstergesi, neyse açtım girdim. Rutin sorular soruldu, rutin cevaplar verildi. Alacak verecek yok. Doktor ilaçları yeniledikten sonra, döndü ilk kez gözlerimin içine baktı. Birkaç saniye duraksadıktan sonra, meraklı bir sesle sordu: iyileşmek istemiyor musun? Niçin öyle isteyim, dedim. Peki, senin iyileşeceğine dair umudun var mı? İşte bu soruyu hiç beklemiyordum. Şaşkınlıktan verecek cevabım yoktu. Ama asıl, şaşkınlıktan da öte, verecek bir cevabım da yoktu. Bütün bir hastalık boyunca bu soruyu düşünmemeye çalıştım. Şimdi hastalığımla alakadar olan herif bana bu soruyu soruyor. Gözlerim nemlendi. Başımı öne eğerek gözlerimi sakladım. Umutsuzca bir hareketti bu. Sanki doktorla kelimeler üzerinden mücadele ediyorduk da, o beni bu son sorusuyla mağlup etmişti, verecek cevabım yoktu.

Başımı öne eğince hemşire, önündeki masada yapması gereken işler varmış da bir şeyler yazıyormuş gibi yapmaya başladı. Doktorda soru sormayı kesti zaten. Ben hala başımı kaldıramıyordum. Birden odanın zeminindeki taşlarla meşgul olmaya başladım. Bugüne dek fark etmemiştim. Spriral çizgileri var, gri, eski taşlar… Doktor suskunluğumun ardından, beni anlıyormuş gibi, teselli etmeye çalıştı. Tek hasta olan sen değilsin, dedi. Öyle umutsuzluğa kapılmana da sebep yok. Sürekli hastalığını düşünme.

Hasta olup da hastalığını düşünmeyen var mıdır? İnsan kendisi hakkında yaşamını doğrudan etkileyen bir şeyi düşünmeden nasıl gününü geçirebilir. Şu an tam rolleri değiştirmeyi istedim. Ben doktor, o hasta olsa. Ya aslında, hiç kimse hasta olmasa…

Doktorun geri kalan sözlerine kulak asmadım. Yerdeki taşlarla daha çok ilgiliydim. Sonunda hemşirenin ikinci kez ikaz ediyormuş, ses tonuyla çıkabilirsin deyişini duydum. Odadan eski tahlil sonuçlarımı da alarak çıktım. Şu an o kadar ümitsizim ki, koridordaki herkes bunu anlıyor, herkes onlara iyi bir bakış atmamı bekliyor belki de. Yakında iyi olabileceğimi, böylece kendilerinin de iyi olabileceği yarınları düşlüyorlar. Evet, Birgün herkes ölecek. Ama öleceğini düşüne düşüne kimse ölümüne doğru gitmez. Ölümünün sebebini bilmez çoğu insan, ölmeden önce. Oysa bu koridordaki herkes ölüm gerçeğini farklı bir pencereden bakıp da, kabullenmeyi öğrenmiş. Ölüm, onlar için bir gerçeklikten de öte.

Hastane bahçesinde yürüyorum. Yarı ağlamaklıyım.Dokunsanız ağlayacak türden… Odada gördüğüm taşları düşünmeye çalışıyorum, kendimi düşünmemek için. İmkanı yok. Eski bir şairin unutulmuş bir mısraını anımsıyorum, ölmek kaderde var, yaşayıp köhnememek ne hazin, diyor. Yaşayıp köhnememek ne hazin… İnsan bu mısraı o gözle okuyunca bir başka okuyor. Bambaşka anlamlar çıkarıyor. Sonra geçen gün televizyonda izlediğim bir filmi hatırlıyorum. Vapurdayım. Eski bir Yeşilçam filmi. Sadri Alışık oynuyor, diğer oyuncuları hatırlamıyorum bile.. Sadece o sahne, o da hayal mayal işte. Kimseye etmem şikayet’i okuyor. İçimden, ikinci sesimle ben de tutturuyorum aynı şarkıyı: kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime/ titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime… Gözyaşlarım yerlerinde durmuyor, önce usul usul ardından bir çağlayan gibi akmaya başlıyorlar. Karşımda, yanımda oturan insanlar meraklı gözlerle bana bakıyorlar, umursamıyorum. Bir an önce vapurun kıyıya yanaşmasını istiyorum. Herkes içinde ağlamaya utanıyorum. Eve gidip doyasıya ağlamak, ağlamak, ağlamak…

İnsanlar benimle samimi olarak ilgilenmek istiyorlar belki, ama beni iyi edemeyeceklerini biliyorum. Hiçbir telkin, hiçbir söz iyi etmeyecek. Eve gitmek her zamankinden daha zor.

Kıyıda bir banka oturuyorum. Denize bakıyorum. Tek bir çizik, tek bir potluk yok. Masmavi bir örtü gibi. Hava çok güzel. Ulan insanlar daha mı bir güzel, daha mı bir neşeli… Hayat her insanı cezbeder. Kim kötü de olsa hayat yerine ölmeyi seçer. Bense şimdilerde, ölümle hayat arasında mekik dokuyorum. Ne kadar sürecek, ölümüm nasıl olacak, acı çekecek miyim? Söylemek isteyeceklerimi söyleyebilecek miyim? Acaba ölmeden önce hayatın sırrını keşfettim diyebilecek miyim? Benim ölümüm cevapsızlıktan olacak. Gecikmiş sorularla dola olacak. Eski bir divan şairinin mısraı geliyor aklıma, sebepsizce: gül ise de har demeğe muhtacız. Anlamı ne bunun, kim demişti, hatırlamıyorum.

Epey yol yürüdüm, yorgunluk ağır basıyor. Müzik açıyorum ve yatağa uzanıyorum. Uyumak niyetindeyim. Ve üstelik yine aynı yalnızlıktayım. Yarı uykulu gözlerime yine aynı şarkı çalıyor: kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime…

Fikret BAYKALI

Eskişehir – 11.02.2011

Yorum Yapin ““Kimseye Etmem Şikayet…””

  1. İsmail Sürücüoğlu diyor ki:

    Sevgili Fikret,

    Öykü dalındaki bu ilk çabalarını beğeniyle karşıladım.Sende o kumaşın olduğunu zaten öteden beri söylüyordum sana.

    Övgülerden sonra gelelim eleştirilere.

    Öykünün genel anlatış tarzı zaman zaman felsefi bir makale havasına bürünmüş.Bu da özellikle Türk okuyucusunu sıkar kanısındayım.
    Ayrıca bazı yerlerde fiil çatı uyuşmazlığından kaynaklanan bir iki bölüm tespit ettim bu da akıcılığı etkiliyor. (Örn. -Tıraş olmam gerekiyordu sanıyorum)

    Ayrıca son paragrafta geçen kıyı ve deniz olayını anlamadım.Bir ironi yaptığını düşündüm ama ironi olmadığı kanısına vardım.Yazı Eskişehir’de yazıldığına göe deniz kıyısı nasıl oluyor bir anlam veremedim.

    Sevgiyle kal.

    İsmail Sürücüoğlu

  2. Fikret diyor ki:

    yorum için teşekkür ederim. öykü eskişehir’de yazıldı ama istanbul’da geçiyor. hani istanbul diye belirtmiyorum ama, aşağıdaki eskişehir notu, öykünün ne zaman ve nerede yazıldığına ilişkin idi. belki de açıklamadığım için özür dilemeliyim, kusura bakmayın.

    öykü dalı hususu ise, evet düşeyazanlardaki ilk paylaşım, lakin ilk öyküm değil, biliyorsun.

    felsefi tarzdan kasıt, zannediyorum varoluşçu yazarlar sartre, camus gibi ve bunların yanında psikolojik tahlilci yazarlar gibi bir imrenmeyle yazılmıştır, o tarafı doğru.

    çatı uyuşmazlığı konusu ise bilerek yapıldı. birincisi, cümlenin problemli olduğuna dikkat çekmek-ki çekmiş- ikincisiyse, cümleye odaklandırma isteği sonucu. yani varoluşcu filozofların post-modernizm çerçevesinde sıklıklıkla başvurdukları “saçma” kavramı bağlamında, o tip ifadelerin üzerinde düşündürmeye yönelttiği ve kendini bu bozuk ifade tarzıyla, insanın varoluşunu gerçekleştiremediği sonucuna vardırmakla alakalı.

    felsefenin edebi dili bir ölçüde kararttığı doğrudur; lakin yazarın arayışı hiç bitmez, ben de bu arayışın karmaşasındayım. ve yine bu izahlar, yazının okunmasıyla ortaya çıkmaz, bir yorumdur. bir yazıyı da en iyi yazan anlatabilir sanırım. bu izaha varılamaması da doğaldır. anlatım eksikliği de yine şüphesiz yazandan kaynaklanır. bunları da görmezden gelmeyeceğim elbette.

    yazının stoplar vermesi, akmaması da şundan ötürüdür. daha önce bu öykü benzerinde bir eser vermiş olan -aşılamamış bir eser veren- peyami safa’nın dokuncu hariciye koğuşu’nu da inceleyerek vardığım kişisel bir sonuç idi. ama dediğim gibi, sürç ü lisan ettiysek aşk ola…

    saygılar, sevgiler…

    Fikret Baykalı

  3. yasin diyor ki:

    Harika bir hikaye olmuş. Okuyucu bir yerinden yakalıyor, tespitler çok başarılı. Çok beğendim tebrikler

Yorum Yap



EN SON YAZILAR
ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM