<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Düşeyazanlar.Com - Kültür Sanat ve Edebiyat Portalı &#187; KÖŞE YAZILARI</title>
	<atom:link href="http://www.duseyazanlar.com/kategori/kose-yazilari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.duseyazanlar.com</link>
	<description>Kültür Sanat ve Edebiyat Portalı</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Feb 2012 09:52:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Ben Yaptım,Olmadı.. Ayşe Kulin&#8217;in Son Romanı Üzerine..</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/ben-yaptimolmadi-ayse-kulinin-son-romani-uzerine.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/ben-yaptimolmadi-ayse-kulinin-son-romani-uzerine.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 09:52:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR CAYMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[ayşe kulin]]></category>
		<category><![CDATA[onur caymaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5677</guid>
		<description><![CDATA[Bir kitap okudum ve hayatım değişmedi. Zaten okuduğum bu kitap yeni hayat, yeni sorular, başka yaşamalar da vaat etmiyordu. Üstelik yazar, nicedir bu vaadin çok dışında bir yerden ses veriyor okura… Ayşe Kulin, 1984’te yayımlanan Güneşe Dön Yüzünü adlı hikâye kitabından bu yana edebiyatın bilinen isimlerinden. Ardından 1996’da yeni hikâye kitabı: Foto Sabah Resimleri geliyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kitap okudum ve hayatım değişmedi. Zaten okuduğum bu kitap yeni hayat, yeni sorular, başka yaşamalar da vaat etmiyordu. Üstelik yazar, nicedir bu vaadin çok dışında bir yerden ses veriyor okura…</p>
<p>Ayşe Kulin, 1984’te yayımlanan <strong>Güneşe Dön Yüzünü </strong>adlı hikâye kitabından bu yana edebiyatın bilinen isimlerinden. Ardından 1996’da yeni hikâye kitabı: <strong>Foto Sabah Resimleri </strong>geliyor. Yazar bu eseriyle hem Haldun Taner hem Sait Faik Öykü Ödülü alıyor. Yazdıkları, <strong>Adı Aylin</strong> ile birlikte hatırı sayılır satış rakamına ulaşıyor. Ne de olsa öykü, kimi okurun en okumadığı türdür. Edebiyat piyasalaşmaya, kitap alınıp satılmaya, yayınevi kurumsallaşmaya başladığından beri çok satan kitaplar hayatımızda. Gelgelelim gerçek edebiyat okuru bu türe pek yüz vermez. Has okur, bir kitabın kendisini yormasını, okuduğundan hareketle başka hayatlara akmayı ister. Hani Ayşe Arman, yazarla yaptığı röportajda, son kitabını <em>“cırt diye okunuyor, akıyor resmen, yormuyor,”</em> diye tanımlıyor ya; has okur için bu kötü bir şeydir.</p>
<p>Bunca lafı da bu kötü kitaba varmak için ettim: Kulin’in Gizli Anların Yolcusu adlı eşcinsel bir ilişkiyi anlatan son romanı, gerçekten yormuyor. O yüzden mesela rüyanıza da girmiyor, kahramanlarla oturup içme isteği de uyandırmıyor. Eserin adının ilk harflerine bakınca açıkça GAY kelimesi görülür; biz onu <strong><em>G</em></strong><em>ood <strong>A</strong>s <strong>Y</strong>ou </em>olarak biliyorduk.</p>
<p><a href="http://www.duseyazanlar.com/?attachment_id=1022" rel="attachment wp-att-1022"><img title="ayse1" src="http://onurcaymaz.com/wp-content/uploads/2012/01/ayse1.jpg" alt="" width="448" height="306" /></a></p>
<p>Arman, yazara <em>“heteroseksüellerin tepkisinden korkmadınız mı, sizin kemik bir okurunuz var, belki de hoşlanmayacaklar…” </em>diye sorduğunda <em>“canım bir eşcinsel romanı yazmak istedi, yazdım” </em>diye cevaplamış. Sanatçının dilediğini yapmasına karışacak değiliz fakat bu iş “canım istedi yaptım” düzeyinde mi yapılır? Bir yazarın eğer dahi değilse bilmediği dünyaları anlatacağı vakit ön çalışma yapması gerekmez mi? Yazarımız gay’leri yazarken nasıl bir yöntem izledi? Yaşam deneyimleri arasında eşcinsel ilişki var mı, soruşturup öğrenerek kayıt mı tuttu, kitaplar arasında gününü gecesine mi kattı? Arman’a söylediklerinden anlaşılıyor ki Kulin’in boş işle uğraşacak vakti yok.</p>
<p>Arman soruyor: <em>“Bir kadın size âşık oldu mu?</em>” Cevap: <em>“1970’li yıllarda İstanbul’da film çeken bir yabancı aktristin dikkatini çekmişim. Bayağı asıldı bana. Ona, <strong>bu taraklarda bezim olmadığını </strong>zor anlattım.”</em> Konuya ilişkin taraklar ve bezler düzeyindeki yanıt şaşırtıcı.</p>
<p>Bir yazar tabii ki böylesine sığ baktığı bir durumu da romanlaştırabilir fakat aynı röportajdan şu alıntı içler acısı: Arman’ın eşcinsel aşkı eksik anlatırım diye korkmadınız mı sorusuna Kulin’in cevabı: “<em>Ben erkek erkeğe olan ilişkinin çok da değişik olabileceğini sanmıyorum. Çünkü insanız hepimiz. Aynı duyguları hissediyoruz. Bir tek Barbaros’a, ‘Biri yaşlı ve daha varlıklıysa, diğeri gençse, birbirlerine ne hediyeler alabilirler?’ dedim. ‘Yaşlı olan daha pahalı hediyeler saat filan, genç olansa yumuşak ayılar – mayılar alabilir’ dedi. Bu bilgiyi ondan edindim.” </em>Gay kahramanımız Bora’nın evinin hayvanat bahçesine dönmesinin müsebbibi yazar menajeri Barbaros Altuğ demek ki… Bir ilişki biçimini bunca yüzeysele indirgeyip romanlaştırdığını söylemek Nabokov’un Karanlıkta Kahkahası’nı okumuş okurlara hoş gelmeyecektir.</p>
<p>Şu son sorunun cevabıysa <em>o taraklarda bezi olmayan </em>Kulin’in, eşcinselliğe bakışını oldukça iyi açıklıyor. Arman sormuş: “‘<em>Bora tecavüze uğradıktan sonra <strong>o yolun yolcusu olmuştu</strong>’</em> <em>diyorsunuz romanınızda. Sizce tecavüze uğramasaydı, gay olmayacak mıydı?” </em>Yazar cevaplıyor: “<em>Bilmiyorum. Bazı olaylar insanların hayatlarını değiştiriyor. Bu çocuk, o olaydan sonra bir daha toparlanamamış olabilir ya da seksi kafasına o şekilde yerleştirmiş olabilir.</em>” Seksin birileri tarafından belirlenmiş bir şekli varmış demek ki…</p>
<p><strong><em>O yolun yolcusu </em></strong>klişesinin, ortalama ahlak tarafından nasıl merhametle karşılandığı açıktır. Fakat gay’lerin bu tarz bir toplum şefkatine ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Hele ki tüm bunlar gay olmayı bir <em>doğum kontrol yöntemi </em>olarak gören Kulin’in sözleriyse.</p>
<p>Sadece romana ilişkin sorular sormak istiyorum. Diyeceksiniz ki alt tarafı bir roman, neden bu kadar üzerine düşüyorsun. Çünkü bu kitabın ilk baskısı yüz bin adet basıldı, daha da basılır. Bu ister istemez kimi insanlara sakatlanmış bir zihniyet dünyası sunuyor. Karşı cepheden ses verilmesi gereken bir durum var ortada. Lütfen romanı okuyanlar ya da yazar, şu soruları cevaplasın:<strong></strong></p>
<p>Yapıtın ana kahramanlarından İlhan Yayınevi’nin genel yayın yönetmeni İlhami ve ara ara cinsel ilişkiye girdiği ortağı Handan’ın neden roman boyunca ne tür kitaplar bastığını bir türlü anlayamıyoruz? Bu kişiler neden yemeklerinin çoğunluğunu Akmerkez HomeStore’da, Boğaz’daki lüks yerlerde yiyor? Neden bu kitapçılar, Akmerkez ve Kanyon dışında başka kitapçı bilmiyor? Neden mesela iki ortak da Booker ödüllü bir romanı okurun sıkıcı bulacağını düşünmekte? Yayıncılık, Kulin’in dünyasında hep büyük okur kitlelerinin beklentilerine göre mi yapılıyor? Neden bu iki arkadaşın yaşamında kitap ve kitaba duyulan iptilaya dair hiçbir şey yok; neredeyse bunca para kazandıkları işlerini sevmiyorlar diyebiliriz.</p>
<p>Neden İlhami romanın 143 sayfa boyunca dek hiçbir şekilde eşcinsel bir yönelim göstermezken bir gece Bora’ya delicesine âşık oluyor. Elli yıl erkek kimliğiyle yaşamış, iki çocuklu ve kadınlardan fena halde hoşlanan bir adam, nasıl aniden böyle bir değişim gösteriyor?</p>
<p>Yine bu yayınevi nasıl kazanan bir yayınevi ki İlhami metroya bindiği vakit, insanların yoksulluğuna epeyce üzülüyor. Yaşadığı ülkenin metrosundan olsun bunca kopuk bir kitapçı, pek mümkün gibi gelmiyor bana. Yoksa Ayşe Hanım sadece kendininkilere benzeyen kitaplar basan bir yayınevi mi düşündü? Üstelik İlhami’nin karısı Eda hiç çalışmadığı halde<strong> </strong>adamımız sevgilisi Bora’ya doğum günü hediyesi olarak bir Apple laptop alabiliyor; üstelik bu tuhaf ailenin bir ayağı Londra’da, sonra Amerika seyahatleri, Çin tatilleri, kızları Derya’nın İngiltere’de okuması, etmesi cabası, Bora’ya alınan evi zaten söylemiyorum; roman boyunca İlhami’nin genel yayın yönetmeninden çok kulampara bir fabrikatör olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Kızları Derya dedik, oradan gidelim. Yirmilerini süren bu kız neden İngiltere’de birkaç yıl lise eğitimi alınca Türkçesi bozuluyor da kimi kelimeleri hatırlayamaz duruma geliyor? Üstelik bir yayınevi sahibinin kızı olması sebebiyle kitaplar içinde büyümüş olmamalı mıydı? Nasıl oluyor? Dangalak mı bu kız?</p>
<p>Muhtemelen Kulin günümüz gençliğinden bihaber olduğu için bu zavallı Derya seksenlere takılı kalmış; sıklıkla babasına “babişko” diyor. Fakat İlhami’nin de ondan aşağı kalır yanı yok; birçok yerde “tam üstüne bastın” anlamına gelecek beş bin kelime bulması mümkünken “bingo” diyebilen özel bir yayıncı o. Bu babaya bu kız da “bingo” oluyor. Neden İlhami, Bora’nın e<em>vine her gidişinde, ona iyi şaraplar, delikates tadımlıklar </em>götürüyor?<em> </em>Delikates tadımlıklar şart mıdır? Yazarda sınıf bilinci olmayınca böyle oluyor işte. Şaraplar hep iyi olmak zorunda mıdır?</p>
<p>Kulin’in, anlatmak için debelendiği aşkın bir ağırlığı yok. Öyle steril ve elit ki ter yok, gözyaşı yok, iki adam bunca sevişiyor romanda, boşalan yok… Bora’nın dünyasında içten içe duyulan bir gerçek acı olsa bile bu da <em>o yolun yolcusu </em>klişesine feda edilmiş.</p>
<p>Neden Kulin’in kahramanları birbirini paranoyasız sevemiyor? Handan – İlhami, İlhami – Bora aşkı hep paranoya… Aşkta şüphe tabii ki vardır da bunun edebiyattaki yansıması için Kulin’in Proust’un Albertine Kayıp’ını okuması gerekiyor. Yoksa kimse, tatile, otele gittiklerinde, sevgilisi odaya geciktiği vakit, acaba benimki otel görevlisi genç erkekle mi yattı diye düşünmez. Buna karşın Eda’nın, kocasının bir yıl boyunca “spora gidiyorum” bahanesiyle bir erkekle yattığını sezememiş olması da Kulin karakterlerinin “çok katmanlı, karmaşık doğasına” yorulmalı. İnsan mezara girene dek ne dolaplar çevirdiği bilinemez, tamam da hiç mi şüphe duyulmaz!</p>
<p>Diyeceğim o ki; Gizli Anlar Yolcusu, 427 sayfa boyunca altını çizebileceğiniz tek satır bırakmadan bitiyor. İyi ki kapattığım kredi kartının son puan parasıyla almışım diyebilirim en fazla. Bir de Tekin Gönenç’in şiirleri var, ötesi boş laf…</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/yazarindan-imzali-eve-teslim-kitap-devri-basliyor.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Yazarından İmzalı Eve Teslim Kitap Devri Başlıyor!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kitap-ozetleri/adi-aylin-kitap-ozeti-ayse-kulin.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Adı Aylin Kitap Özeti &#8211; Ayşe Kulin</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/salyangoz-savaslari-recep-avcu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">SALYANGOZ SAVAŞLARI &#8211; RECEP AVCU</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/kurt-sinemasi-hakkinda-ilk-kitap.html/" rel="bookmark" class="crp_title">KÜRT SİNEMASI HAKKINDA İLK KİTAP</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/kitabini-bitiren-yazar-depresyona-girer.html/" rel="bookmark" class="crp_title">KİTABINI BİTİREN YAZAR DEPRESYONA GİRER</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/ben-yaptimolmadi-ayse-kulinin-son-romani-uzerine.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYDIN SÖYLEMİ OLARAK &#8220;ŞEY&#8221; &#8211; GİRİŞ</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-soylemi-olarak-sey-giris.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-soylemi-olarak-sey-giris.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 09:29:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR GAYRETLİ]]></category>
		<category><![CDATA["şey" üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın olmak]]></category>
		<category><![CDATA[onur gayretli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5673</guid>
		<description><![CDATA[“Bu İDEOLOJİK söylemlerle bir yere varamayız…” ya da “şey”i tarih(siz)leş(tir)me üzerine kısa bir giriş Şimdi efendim “bu ideolojik söylemlerle bir yere varamayız…”  ve “çok ideolojik konuşuyorsunuz”, “ideolojik değil nesnel olmak gerekirse…”, “canım resmi ideolojinin lafları bunlar”… gibi çoğaltılabilecek versiyonları, sözde bilimsel çalışmalardan gazetelerdeki köşe yazılarına kadar hemen her yerde okumakta olduğumuz ve televizyonlardan da izlediğimiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>“Bu İDEOLOJİK söylemlerle bir yere varamayız…” ya da </strong></em><br />
<em><strong>“şey”i tarih(siz)leş(tir)me üzerine kısa bir giriş</strong></em></p>
<p>Şimdi efendim “bu ideolojik söylemlerle bir yere varamayız…”  ve “çok ideolojik konuşuyorsunuz”, “ideolojik değil nesnel olmak gerekirse…”, “canım resmi ideolojinin lafları bunlar”… gibi çoğaltılabilecek versiyonları, sözde bilimsel çalışmalardan gazetelerdeki köşe yazılarına kadar hemen her yerde okumakta olduğumuz ve televizyonlardan da izlediğimiz bildik “aydın” söylemine denk düşer. Bu ifade o kadar yalın ve sarihtir ki, sorgulanmaya değmez görünür. Herhangi bir şekilde bu ifadenin ne anlama geldiği sorgulandığı zaman ise, ifadeyi dile getirenler tarafından kendilerinden soyutlanmış bir şekilde yanıtlanmanın yanı sıra soruyu soran da yaftalanır (bu satırların yazarı da böylesi bir tehlikenin farkındadır). Bu duruma göre aslında anlatılmak istenen şey ideolojiler döneminin bittiğidir; bu nedenle tabiri caizse eski alışkanlıkları bırakmalı ve yeni “şey”ler edinmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;<br />
Yok yok endişelenmeyin burada kavramın Fransız Devrimi’yle kullanılmaya başlandığını, kavramı Antonie L. C. Destutt de Tracy’nin yarattığını ve yine Helvétus, Bacon ve Holbach’ın etkili olduğunu; kavramın anlam olarak tarihsel evrimini, Hegel ile geldiği noktayı, Marx ile yaşadığı dönüşümü vb. gibi konularla başınızı ağrıtacak değilim. Böylesi bir çalışma daha bilimsel bir karakter taşıması gerektiğinden yeri burası değildir; zaten bu tarz çalışmalar bulunmaktadır ve bence daha da yapılmalıdır. Beni ilgilendiren söylemin kendisi, ortaya çıkışı ve ardındaki gerçek (tarihsel) kavrayışı üzerindeki etkisidir. Bu anlamda temel olarak bu söylemin yarattığı “kestirip atma” anlayışı ya da “şey”i tarih(siz)leş(tir)mesi.</p>
<p>&nbsp;<br />
Sevgili okur, seni çok sıkmayacaksa söyle bir giriş yapmak isterim: İdeoloji kavramı, siyasal literatürdeki yoz kullanımından farklı olarak bir farkındalık ifade eder. Kişi, yaşadığı dönemin göreli olarak farkındadır. Bu farkındalık onun, ortak akıl ya da bazılarının kullandığı gibi sağduyudan farklı olarak eleştirel bir tavır takınmasına ve tam da bu nedenle eyleme geçebilmesine olanak verir. Senin de bildiğin gibi farkındalık, ele alınan konu neyse onun hakkındaki bilgiden ibaret değildir çünkü bu, ham bilgiye karşılık gelir. Farkındalık, tecrübî bilgiye delalet eder. Eskiler “malumat” derlerdi. Malumat, senin “şey” üzerindeki hâkimiyetin anlamına gelir bir yandan da. Bu hâkimiyet onu eleştirebilme, “kabul veya reddetme” demektir. Bu durumda da “eylem” gerçekleşmiş olur. İşte ideoloji diye tu kaka edilen şey bir anlamıyla da bireyin eyleyen/yapan/değiştiren/dönüştüren olma niteliklerini ortaya koyduğu teorik ve pratik süreçtir. Burada ideoloji olarak ele alınan “şey”in doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde durmama gerek olmadığını belirtmeme izin ver lütfen, o başka bir tartışma konusu. Bizim temel problemimiz “ideoloji” diye tabir edilen “şey”in, tarihsel gerçekliğe tekabül edip etmediğidir; yani “tarihin sonu”ndan bugün geldiğimiz noktada “aydın” söylemi olarak “nesnellik”.</p>
<p>&nbsp;<br />
Bu mecradaki diğer yazımda aydının, söylem alanı üretip bu söylem alanında sorun çözme kabiliyetini yansıttığından bahsetmiştim. Şimdi bu alanın niteliğini ele almam gerek sanırım. Bu bağlamda geldiğimiz noktayla ilgili son söyleyeceğim şeyi önce söylemek isterim; siyaset kurumu tarih kurumu üzerinde baskı kurmaktadır. Her şeyi yeniden “keşfettiğimiz” bir dönemdeyiz değil mi? Tarihe dair tüm bilgilerimizi yeniden ele almadan, sanki yaşanmamış gibi düşünüyoruz. Peki ne adına yapıyoruz bunu? Gerçekliği yeniden keşfetmek için mi? Bu gerçeklik, daha önce bildiklerimizden ne kadar farklıdır ya da farklı olmak zorunda mıdır? Kendimizi bu fark oranında mı özgürleşmiş ya da baskıdan kurtulmuş hissediyoruz? İdeoloji denen bu menem hastalık iliğimizi mi kurutuyor?</p>
<p>&nbsp;<br />
Bu soruları konjonktürel olarak ele almayı öneriyorum sayın okur. Önce nerde olduğumuzu ve neyi yaşadığımızı belirlemeyi teklif ediyorum. Bu sayede görülecektir ki aslında tarihin sürekliliği içinde buna benzer dönemler yaşanmıştır (bu tartışmanın tarihsel materyalizm açısından var olanı yeniden saptamaktan öte bir şey olmadığı notunu düşmeme izin veriniz, zira görünen o ki sermayenin el değiştirdiği bir dönemdeyiz ama sistemik bir değişimden henüz bahsetmek, Wallerstein’e sesleniyorum, mümkün gibi görünmemektedir.).<br />
Bir söylem alanını birkaç türlü inşa edebilirsiniz belki ama en etkili olanlarından biri bunu, geride bırakılacak söylemin eleştirisi üzerine yapmaktır. Örneğin Türkiye’de yeni söylem, Kemalizm eleştirisi üzerine kuruludur. Bunun en önemli nedeni iktidarın, yani mevcut toplumsal formasyonun ve karakterinin devamlılığının sağlanmasıdır. Hal böyle olunca eski ideolojiyi ortaya koyan yapının eleştirisi aslında genel planın işlevsel eleştirisine dönüşür. Somutlaştırayım; kültürel bir toplum üzerine inşa edilmesi hedeflenen Kemalist modernleşme modelinin, yine kültürel alanda eleştirilmesi bir gösterge olarak ele alınabilir (bu nedenle başbakan içerde laiklik eleştirisi yaparken dışarıda laikliğe vurgu yapabilmiştir). Burada mesele yapı değil içtihatlardır aslında. İşte bu süreci Lukács’ın kavramıyla, belki biraz farklı olarak, “şeyleştirme” olarak ele almak mümkün. İdeolojinin şeyleşmesi onu toplumsal/tarihsel bağlamından kopararak ele almayı da beraberinde getirir. Ancak bu şekilde içini yeniden doldurmanız mümkün hale gelir ki bu da aydınımıza geniş bir manevra alanı sağlar.</p>
<p>&nbsp;<br />
Tam bu noktada “aydınımız” bir kavramla daha karşımıza çıkar: nesnellik. Bununla “bakın ben belli bir düşünsel yapının belirlemeleriyle değil, tamamen bilimsel (siz “tamamen duygusal” olarak okuyabilirsiniz) kriterlere göre konuşuyorum…” girizgâhını yapar. Eeee tabii, bu kadar uzun konuşmaya gerek yoktur; “nesnel olarak” dersin olur biter. Böyle dersiniz ki, eleştireceğiniz eski ideolojiyi, herhangi bir ideolojik tahakkümle eleştirdiğiniz sonucuna varılmasın (dikkatini çekerim sayın okur, burada gizli bir propaganda karşına çıkar: ideoloji kötü bir şeydir ve nesnel olamaz!).<br />
Bana ayrılan sürenin sonuna gelirken, yazıyı içerik olarak yarım bıraktığımı ama bu konu hakkında etraflıca yazmak istediğimden ucuna dokunmakla yetindiğimi belirtmek isterim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onur Gayretli</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-olamamanin-dayanilmaz-hafifligi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Aydın Ol(ama)manın Dayanılmaz Hafifliği</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/pardon-bayan.html/" rel="bookmark" class="crp_title">PARDON BAYAN!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/bunalim-yuzyilimiz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Bunalım Yüzyılımız</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/ne-degisti.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ne Değişti?</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/odul-duzleminde-siir-erkini-yikmanin-anatomisi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-soylemi-olarak-sey-giris.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KIRMIZI KURŞUN KALEM &#8211; DAVA İZLENİMLERİ</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/kirmizi-kursun-kalem-dava-izlenimleri.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/kirmizi-kursun-kalem-dava-izlenimleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 09:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSMAİL SÜRÜCÜOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce suçu]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Bayraktar]]></category>
		<category><![CDATA[ismail sürücüoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ismail sürücüoğlu kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[ODATV]]></category>
		<category><![CDATA[OdaTv davası]]></category>
		<category><![CDATA[Odatv mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[yazar ismail sürücüoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5660</guid>
		<description><![CDATA[Bugün   Odatv  davasının 10.celsesi için arkadaşlarımızı yalnız bırakmamak  amacıyla   yine erkenden mahkeme  yollarını tuttuk. Hava çok soğuk ve kar sanki   noel  babanın çenesinde yaşıyormuşuz gibi her tarafı kaplamış durumda. Sizlerin de hiç olmazsa bir defa   mahkeme günleri  gazeteci arkadaşlarımızın ve yakınlarının salonda  neler yaşadığını görmenizi isterim.Bunları ileride torunlarımız yazacağı için sizler de tarihe canlı tanıklık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün   Odatv  davasının 10.celsesi için arkadaşlarımızı yalnız bırakmamak  amacıyla   yine erkenden mahkeme  yollarını tuttuk. Hava çok soğuk ve kar sanki   noel  babanın çenesinde yaşıyormuşuz gibi her tarafı kaplamış durumda.</p>
<p>Sizlerin de hiç olmazsa bir defa   mahkeme günleri  gazeteci arkadaşlarımızın ve yakınlarının salonda  neler yaşadığını görmenizi isterim.Bunları ileride torunlarımız yazacağı için sizler de tarihe canlı tanıklık edin istiyorum.Karar  beklenirken  dışarıdaki   sanık yakınlarının  mahkeme kapısına nasıl yapıştığını  görünce  acıyla dolu bir tebessüm  hapsediyor sizi.. Oturum aralarında Ahmet Şık’ın dünyalar tatlısı  çocuğuna  sarılıp  onu bağrına basması   ya da Nedim Şener’in  çocuğunun  karnesini babasına uzatıp   “baba bak karne aldım hepsi pekiyi”  demesi  vicdan sahibi  olan bizleri derinden etkiliyor..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23 Ocak’taki  duruşmada  zaman  yetmemesi sebebiyle   savunmasına başlayamayan arkadaşım İklim Kaleli’nin  savunması ile başladı bugünkü oturum.Ancak İklim savunmasına henüz başlamamış iken  hakim bey hepimizi şaşırtan bir ara karar vererek   İklim’in   gergin  halini,ilaç kullanmasını ve diğer arkadaşlarının onunla konuşmamasının   yarattığı  stresi  gerekçe göstererek   İklim savunma yaparken diğer sanıkların   dışarı çıkarılmasını istedi.Haliyle bu karara  sanık avukatları sert tepki gösterdiler.İklim’de  bu kararı sanki kendi istemiş gibi lanse ederler diye önceleri tedirgin oldu ancak daha sonra hakim üzerine basa basa   İklim’in ya da avukatının böyle bir talebi olmadığını    mahkeme  heyetinin  ceza kanunundaki   yetkisini kullanarak böyle bir karar verdiğini belirtti.</p>
<p>On ay kadar önce  tüm medyanın  sağıyla soluyla  ağız birliği etmişcesine  üzerine geldiği  İklim  Bayraktar   bu süreçte  neler yaşadığını,  nasıl  bir lince maruz kaldığını detaylıca anlattı.  Mahkeme salonunda  arkadaşım İklim’in savunmasını  dinlerken  dinleyici sıralarından    hala önyargılar ve partizanlık ile  İklim’i  kötüleyen  homurdanmalar ve kısık   yorumlar   duymak  beni çok üzdü.Ayrıca  bu önyargıları   kendilerine  solcu diyen  insanların yapması  üzüntümü  kat kat arttırdı.Mesela İklim,Deniz Baykal’ın  taciz olayını   telefonda  Barış Pehlivan’a  haber  yapmaması  için nasıl rica ettiğini  anlattığı sırada  dinleyici sıralarından  bir solcu  bayan  kendi kendine  homurdanıyordu : “ o  bir  haberdir,tabi ki haber yapacak!”  Ben şimdi o bayana sormak istiyorum, velev ki İklim  bu taciz iddiasını  kendi ortaya  atsaydı , yani  şimdiki gibi bu olay telefon tapelerinden değil de  bizzat İklim’in   ya da Odatv’nin haberiyle  ortaya  atılsaydı  İklim’in  ve Odatv’nin üzerine nasıl gelineceğini  düşündü mü o bayan? Bir kadın için  böylesine  önemli bir figür tarafından   böylesine  ahlaksız bir  tacize maruz kalmanın  yarattığı travmayı, tam  bir buçuk ay  tüm medya kuruluşlarında tam sayfa  manşet haberler eşliğinde  aşağılanmayı bir  kadın olarak kendisi  kaldırabilir miydi acaba? İklim savunmasında  “ben  iyi kötü bir gazeteciyim “ dediği her seferde  dinleyiciler arasında bazı kişiler homurdanıyordu. Çünkü  bu insanlara göre sadece  kendi soylu arkadaşları  gazeteci olabilir, sana bana gazeteci olmayı, yakıştırmazlar,seni içlerine almazlar..İklim’in  gazeteciliğini  seversin sevmezsin  ama  yıllarca muhabilik yapmış, haberler yazmış bir gazetecidir.</p>
<p>Çok babacan,esprili bir  mahkeme   heyeti  başkanımız  var. Sanki  hakim değil  Hulusi Kentmen gibi.Ancak  sağ gösterirken  sol vurmasını çok iyi biliyor.Dava boyunca güler yüzlü  fakat karar sırasında sert.Hatta vicdansız..Tabi ki vicdansız olacak o  adalet dağıtan birisi olarak duygularına ve vicdanına yenilemez. Fakat gelinen noktada  gerek sanıkların savunmalarından  gerekse de avukatların müthiş  savunmalarından ve gerekse de 4 ayrı bilim kurumundan alınan  bilirkişi raporları göz önüne alındığında bu  davada  bir örgütten söz etmek için akıl sağlığını yitirmiş olmak gerekiyor.Mahkeme heyetine  aşâ  akılsız diyemeyiz ancak  bizlerden çook  değişik  bir düşünme yöntemleri  olduğuna  ve Einstein gibi bir beyinleri olduğuna şüphemiz kalmamıştır.</p>
<p>Uğur Mumcu  gibi bir araştırmacı gazeteci  neden yetiştiremiyoruz diye hepimiz birbirimize soruyoruz.Cevabı çok açık ve nettir.Uğur  Mumcu’nun tırnağı olabilecek  bir Nedim filizlendi.Hrant Dink  suikastinin  bir örgüt (derin değil bizatihi devlet) tarafından yapıldığını bundan iki yıl önce yazdı ve kendisi  bu suikasti en çok  deşen gazetecidir.Bugün gelinen noktada Nedim içerde  ama Hrant’ı  öldüren  düşünce ve failleri  serbest..</p>
<p>Bakın ne dedi Nedim  23 Ocak 2012 tarihli mahkeme savunmasında :  <strong> “ Özer Yılmaz kimdir bilir misiniz hakim bey? Hrant Dink’i tehdit eden, Bedrettin Dalan’a  ‘yakalanacaksın kaç’ diye haber uçuran  kişidir.Ama bu kişinin  ne Ergenekon’dan ne de Hrant davasından ifadesi bile alınmadı.Ve bu adam şu anda  MİT  İzmir Şube temsilcisi.. “</strong></p>
<p>Savcı Bey  iddianamede    Mehmet Haberal’ın babası ölünce bunu  Odatv’de haber yapan Mümtaz İdil’i  (ki Mümtaz Bey Mehmet Bey ile ahbaplığı olduğunu çocukluk arkadaşı olduklarını izah etmişti) : <em>“diğer Ergenekon davasından tutuklu bulunan bir sanığı suçsuz göstermeye teşebbüs”  ile suçluyor. Nerede kaldı  masumiyet karinesi? Daha mahkeme  karar vermeden savcı bey  çoktan hüküm vermiş Haberal hakkında.</em>. Evet işte bu ve bunun gibi  hukuk  katliamı örnekleri  canımızı acıtmakla beraber yarınlara olan inancımızı zedeliyor.</p>
<p>Haber  yapmak dışında suçları olmayan ve asla beraat değil tutuksuz yargılanmak isteyen bu arkadaşlarımızın  maruz kaldıkları olay  bir hukuk lincine dönmüş vaziyettedir.Bu insanlar  hangi delili karartacaklar?  Karartmak isteseler duruşma aralarında ya da görüş günleri yakınlarına söylerler   yok ederler  diğer delilleri, bu kadar basittir bu. Hal böyle iken ve tüm duruşma Tübitak heyetinin   virüslü dökümanlar ile ilgili vereceği  karara  odaklanmış iken bu gazetecilerin hala tutuklu yargılanmaları züldür..</p>
<p>Geçenlerde Üsküdar’daki evimden çıkmış ve Üsküdar Adliyesi’nin önünden yürüyerek geçiyor iken adliyenin karşısındaki  büfede  oturan Eşber Yağmurdereli’yi gördüm.Sabah saat 10 suları  idi.Hemen yanına gittim. Yanında asistanı vardı.Oturup sohbet ettik.Hayrola neden adliyedesiniz yine dedim. Eşber ağabeyin hakkında açılan bir dava varmış,onun için gelmişler..Yine dava yine düşünce suçu.. Ömrü mapushane damlarında geçen  gerçek bir aydın ve sosyalist Eşber ağabey yanından ayrılırken  adliye binasını işaret ederek bana şunu söyledi : “bizim meskenimiz burasıdır oğlum”   Eşber Yağmurdereli gibi bir ömrü  adliyelerde ,mapushanelerde   geçmiş buraları mesken tutmak zorunda bırakılmış  birisinin ardından yenileri geliyor diye üzüldüm  bugünkü duruşmada.</p>
<p>Bakın Nedim Şener’in avukatı  bugünkü  duruşmada  savunmasının bir yerinde  manidar bir örnek verdi : <strong>” Hakim Bey, ben sizlerden yaşlıyım.1972 yılının  sıkıyönetim zamanları..O zamanlar genç bir hukukçu idim. 1972  yılında 12 Mart faşizminin kırbacı ile inleyen Türkiye’de Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı ‘Devrim’ isimli gazetesine  komunist örgüt kurmak suçundan ( cmk 141) dava açılmak istendi.Ancak sıkıyönetim mahkemesi  “yazmak,haber yapmak örgüt demek değildir” gerekçesiyle davayı reddetti,dava açılamadı. Evet dava açılamadı sayın hakim,iddia ediyorum 1972 yılının sıkıyönetim  mahkemeleri  2012’nin  demokrat(!)  Türk mahkemelerinden  daha ileridedir ! “</strong></p>
<p>Soner Yalçın’ın  bugünkü  duruşmada verdiği bir örnekle  yazıyı bitirelim : <em><strong>“ Bu ülkede  öğrencilerinin sınav kağıtlarını kırmızı kurşun kalemle  okuduğu için komunistlik suçlamasından  üniversiteden atılıp hakkında dava açılan Behice Boran’ları  bildikten sonra  yaptığı  gazetecilik  yüzünden tutuklu bulunan bizlerin haline  şaşanlara şaşıyorum !&#8221;</strong></em></p>
<p>Daha ne söyleyebiliriz ki? Arkadaşlarımıza sabır dilemekten başka elimizden  bir şey gelmiyor.Bir tiyatro izliyoruz;komik,acı ve  saçma bir tiyatro..Oyundan çok sıkıldık bitse de gitsek diye bekliyoruz..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>27/01/2012</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/bu-yazi-iklim-bayraktara-ajan-diyenlere.html/" rel="bookmark" class="crp_title">BU YAZI İKLİM BAYRAKTAR&#8217;A AJAN DİYENLERE!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/nedim-senerin-tek-sucu-emniyetin-pisligini-aciga-cikarmak.html/" rel="bookmark" class="crp_title">NEDİM ŞENER&#8217;İN TEK SUÇU EMNİYETİN PİSLİĞİNİ AÇIĞA ÇIKARMAK !</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/cezayi-pesinhukuku-taksitle-vermektesiniz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">CEZAYI PEŞİN,HUKUKU TAKSİTLE VERMEKTESİNİZ!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/cihaner-bu-bir-cinayettir.html/" rel="bookmark" class="crp_title">CİHANER : BU BİR CİNAYETTİR!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/oznesi-kim-ya-da-kimler-olursa-olsun-su-anki-yuklem-fasizmdir.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ÖZNESİ  KİM YA DA KİMLER OLURSA OLSUN ŞU ANKİ YÜKLEM FAŞİZMDİR</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/kirmizi-kursun-kalem-dava-izlenimleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HARİÇTEN MASALLAR</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/sevda-eger/haricten-masallar.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/sevda-eger/haricten-masallar.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 21:26:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EROL KARA</dc:creator>
				<category><![CDATA[SEVDA EĞER]]></category>
		<category><![CDATA[hariçten]]></category>
		<category><![CDATA[hariçten masallar]]></category>
		<category><![CDATA[köşe yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[sevda eğer]]></category>
		<category><![CDATA[sevda eğer yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5651</guid>
		<description><![CDATA[Evvel zaman, ahir evren, dünya alem içinde… Bir var imiş bir yok imiş… Dört direk üstünde yedi kat yer yedi kat gök bir umman arasında, yetmiş iki millete dağlardan, denizlerden bir Araf biçilmiş… Evvel zaman, kalbur saman içinde âdemoğlunun Araf’ına nail ‘anarşik’ derler, nevi şahsına münhasır bir fani yaşarmış… ‘Gel’ derler gider, ‘git’ derler bakar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evvel zaman, ahir evren, dünya alem içinde… Bir var imiş bir yok imiş… Dört direk üstünde yedi kat yer yedi kat gök bir umman arasında, yetmiş iki millete dağlardan, denizlerden bir Araf biçilmiş…<br />
Evvel zaman, kalbur saman içinde âdemoğlunun Araf’ına nail ‘anarşik’ derler, nevi şahsına münhasır bir fani yaşarmış…</p>
<p>‘Gel’ derler gider, ‘git’ derler bakar kendi davulunu çalar, kendi başına baş, kendi bildiğine alim bir inat olmasından gelirmiş malum mahlas ki, sevmese de benimsemiş Nietzsche’nin hatırına‘anarşik’ namını&#8230;</p>
<p>Seveni pek sever, sevmeyeni ki bunların yarısı bile sevenlerinin dört katının yedi fazlasının kendisiyle çarpımı kadardır, iyimser bir tabirle ‘neffffret’ edermiş. Eh tabii el kadar eksik eteği başıboş bırakırsan olacağı buymuş, ya anarşik yahut yollu. Bu nalet babasına çekmiş. Aynı bokun soyu… Yine de umut yok değilmiş, bir evlense kocası herif bu anarşiğe dünyanın kaç bucak olduğunu gösterirmiş aslında ama öyle bir dümbelek hani, nerdeymiş?</p>
<p>Mahalleli semtin bitlisinden evladını sakınır gibi, bizim veletten çocuklarını köşe bucak kaçıra dursun kavgalı, gürültülü, disiplinli, yol yol şikayet pusulalarıyla bezeli tahsil hayatı anarşiğimizi liseden mezun etmiş.</p>
<p>Başından geçen gözaltı, işkence ve mahpusluk ‘hain’ damgalı babanın kaybettiği zamanı geri getiremezmiş! Ancak iyi bir eğitim sağlayarak hayatta kaybedeceği muhtemel zamanı en aza indirir miyiz düşüncesi, veledimizin kendini şehrin en iyi dershanesinde bulmasına sebep olmuş. Gelin görün ki bir şehrin en iyi dershanesi, hatta bütün şehirlerin en iyi dershanesi daima cemaatin mihmandarlığında vücut bulurmuş. Değilse binadan içeri girer girmez genzi yakan o gülsuyu aroması, daha birinci kata kondurulan mescit, kantinde tespih çekerek dua eden on beş onaltılık çocuklar, kütüphane diye çevrilen ‘gülistanda’ Ömer Seyfettin, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve olacak iş değil Adnan Oktar’dan başka kitap bulunmaması ve tüm sohbet boyunca tek bir kere bile gözüne bakmayan 700 kişilik dershanenin ikinci erkeği neyin emaresiymiş…! Birinci erkek kantindeki atmış beşlik ihtiyar olabilirmiş ve bu bizim anarşiğin sıralamasıymış, isterse müdür muavinin kendini birinci sıraya koymasında veledimizce bir beis yokmuş.</p>
<p>Tabii tahmin olduğu üzere bizim prensip müptelası, dediğim dedik, aksi, nalet kahramanımız konuşma boyunca bizimkinin arkasında bir yere, sanki fersah fersah uzak ufuklara, dalıp giden muavine azgına geleni, aklından geçeni, hatta geçmesi muhtemel olanları da sonraya bırakmamacasına sayıp dökmüş ve envai şikayet ve protesto tehditlerini de savurmayı ihmal etmeden bildik nutkunu atıp soluğu evde almış.</p>
<p>Hain damgalı baba, güzel anne ve veledimizden bir gram feyiz almadan popüler kültür içerisinde duygusuz, tepkisiz, farkındalıktan uzak, memleketi altlarından çekseler haberleri olmayacak, pop müzik, futbol ve abuk sabuk TV programı afyonuyla mel mel bakan kardeşlerin önünde sanki beş bin –yok yok- beş yüz bin kişilik kalabalığın önünde savaş öncesi son gaz konuşmasını yapan mağrur komutan gibi tüm gördüklerini, görmediklerini ve görmesi muhtemel sakıncaları, dehşeti, vahşeti, kabusu nefes almadan sayıp dökmüş veledimiz. Ne çare ki sabahın köründe çantasını sırtlayıp aynı dershanenin yolunu tutanda bizimkinden başkası değilmiş.</p>
<p>Haydi peşinat için babayı krediye mecbur etmek neyseymiş de, üstüne tonla senet imzalatmanın alemi neymiş? Ancak bu bir mağlubiyet değilmiş. Hayır efendim savaş şimdi başlıyormuş. Halk evlerinde, derneklerde hemfikirlerinle telakki dünyanın en kolay işiymiş. Onu babası da yapmış, ama er meydanı dedikleri yer, tam da böyle bir yermiş. Düşmanı ininde gafil avlamak, içerden çökertmek… Bir Truva atı da bizimki oluvereymiş. Yoksa bu biraz misyonerlik mantalitesiyle mi benzeşmiş! Aman neyse, demek ilk devrim burada kısmetmiş! Hem zaten ne demişti o meşhur komünist: devrime giden her yol mubahmış! Eh haydi o vakit, yürüsünmüş devrim neferi, kim tutarmış…!</p>
<p>Devrim neferimiz daha önce devlet dairelerine, okullara başörtüsünü çıkararak girenlerle karşılaşmış ancak, sokaktan baş açık gelip dershane girişinde tesettüre gireni burada görmüş! Bu durumu daha sonra düşünüp arkadaşlarla sosyal-psikolojik boyutunu tartışmak üzere bir kenara bırakıp, bir gün önce -muhtemelen karşısındakinin anlamadığı bir dilde- havasını attığı odaya girmiş. Muavin, biraz memnuniyetsiz, biraz mağrur anarşik dostumuzu sınav olacağı salona postalamış. Sınıf ayrımı daha birinci dakikadan veledin dimağına mıh gibi çakılmış.</p>
<p>Harem selam dershanede beklediği üzere tek bir erkek öğrenci veya öğretmenle karşılaşmamış. Hemcinsleriyle geçim konusunda –başarısız lafını kabul etmiyor- deneyimsiz dostumuz kısacık kırmızı saçları, yırtık bahçıvanı, tek kulağında taşıdığı birkaç küpesi, bileklerindeki hasırlar, ipler, parmaklarının takılabilecek her yerinde envai yüzükler ve Enternasyonel III kitabından taşan Aydınlık Dergisiyle; mevcut atmosfere cenaze evine türkü söyleyerek gelen zilzurna sarhoş bir pavyon kaçkını ne kadar uyum sağlarsa o kadar uyum sağlamış… Tevekkeli değil, tüm sınıfın öğretmenle beraber dostumuza burun büküp göz devirmesi bu uyumlu halin su götürmez emaresiymiş.</p>
<p>Kimseye selam sabah etmeden en arkadaki tek boş sıraya –sanki başka alternatifi varmış gibi- tüneyip bitmez tükenmez sınavlardan birine daha kendini hapsetmiş. Ne çare ki aradan iki hafta geçmesine rağmen bizimki dershanenin kapısından bile geçmemiş!</p>
<p>Öyle ya! Ortalık ‘savaşa hayır’ mitingleriyle inlerken, bir anarşikin yeri dava yoldaşlarının kendini paraladığı meydanlardan başka bir yer olacak değilmiş! Dershane için, bu hippi kılıklıdan beklenmeyecek şekilde sınav notunun iyi gelmesi veledimizi hedef öğrenci haline getirmiş ve hemen önlerindeki alanda gerçekleşen mitinge girip bizimkini rica minnet kursa geri getirmelerine kadar iş çığırından çıkmış.</p>
<p>Haftalar aylar birbiri ardına geçerken veledimizin –o buna muhalif diyor- densiz, üst urupsuz, provakatif kışkırtmalarına rağmen herkes huyuna gitmiş. Bir keresinde kurumun kütüphane sorumlusu olması bile teklif edilmiş hatta! Alınmasını istediği kitapları söylemesi yeterliymiş. Ancak bütün bu naif tavırlar bizimkinde heyecan namına bir şey bırakmamış zira, tamamen teslim olmuş bir kalabalığa karşı, her ne kadar tamamen kendi çıkarlarını güttükleri aşikar da olsa, insanda mücadele şevki, hırsı, enerjisi ve daha bilmem neleri kalmazmış. Peki bu bir yenilgimiymiş! Bilakis, duymamış olsunmuş!</p>
<p>Bunlarla baş etmenin yolu bir üniversiteye kapak atmakla mümkünmüş. Evet, öğrenci hareketi dediğin mesele tam da bunların bir numaralı belalısıymış. Oradakiler liseli gençlere benzeyecek değilmiş. Lisedeki arkadaşlarından bilirmiş ki bir çoğu henüz ergenliğe girmiş, kişilik bunalımını atlatamamış, ne olacağına karar verememiş, idealleri ve ideolojisi oturmamış, evde ebeveyn okulda müdür baskısından illallah etmiş melankoliklerden ibaretmiş.</p>
<p>Ama üniversite… Hem de hain damgalı babanın duvardan diplomasını indirip, yerine kurşunlarla delik deşik binanın resmini sol omzu sızlayarak astığı yer… Bu masal tam orda devam edermiş…</p>
<p>(sürecek…)</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/omerin-maceralari-goksu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ÖMER&#8217;İN MACERALARI: GÖKSU</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/omerin-maceralari-ugultu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ÖMER&#8217;İN MACERALARI: UĞULTU</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kitap-ozetleri/yuregimi-sana-biraktim-kitap-ozeti-necdet-ekici.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Yüreğimi Sana Bıraktım Kitap Özeti &#8211; Necdet EKİCİ</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/bosluk.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Boşluk</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/turk-basininin-fasizmle-imtihani-bir-basin-kurulusu-sabahin-6sinda-neden-basilir.html/" rel="bookmark" class="crp_title">TÜRK BASINININ FAŞİZMLE İMTİHANI! BİR BASIN KURULUŞU SABAHIN 6&#8242;SINDA NEDEN BASILIR?</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/sevda-eger/haricten-masallar.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aydın Ol(ama)manın Dayanılmaz Hafifliği</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-olamamanin-dayanilmaz-hafifligi.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-olamamanin-dayanilmaz-hafifligi.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2011 22:32:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EROL KARA</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR GAYRETLİ]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[onur gayretli]]></category>
		<category><![CDATA[onur gayretli köşe yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[onur gayretli yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5540</guid>
		<description><![CDATA[Büyük Marksist düşünür ve eylem adamı Antonio Gramsci, bazı sendika liderleri ve emek hareketi önderleriyle girdiği bir polemikte, eğitimin üzerinde durur (Hapishane Defterleri Cilt 1, Kalkedon Yayınları, Kasım, 2011). Polemik bilinç ile eylem arasındaki ilişkinin, işçi ile kültür yani teori ile pratik arasındaki ilişki için son derece önemli olduğu yönündedir. Dönemin pek çok sendika liderlerinin, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük Marksist düşünür ve eylem adamı Antonio Gramsci, bazı sendika liderleri ve emek hareketi önderleriyle girdiği bir polemikte, eğitimin üzerinde durur (Hapishane Defterleri Cilt 1, Kalkedon Yayınları, Kasım, 2011). Polemik bilinç ile eylem arasındaki ilişkinin, işçi ile kültür yani teori ile pratik arasındaki ilişki için son derece önemli olduğu yönündedir. Dönemin pek çok sendika liderlerinin, işçinin kültürlenmesinin zorunlu olmadığı, onun gerçek alanının barikatlar olduğu yönündeki ısrarlarına karşın Gramsci; bunun kabul edilemeyeceği, işçinin de belirli bir bilinç düzeyine gelmesi gerektiği -ve tam da burada söylemeliyiz ki- işçi sınıfının kendi aydınını üretmesi gerektiğini savunmuştur. Teori ile pratiğin birlikteliğine inanan ve bunu praksis felsefesiyle somutlaştıran Gramsci, tam da bu nedenle herkesin birer filozof olduğunu ve yine aynı nedenle eğitmenlerin de birer öğrenci (ve tersi) olduğunu savunmaya devam etti.</p>
<p>Bunun bugün için anlamı ne olabilir? Toplumsal mücadelenin bu denli parçalanmış, muğlaklaşmış ve belirsizleşmiş olduğu, dünyanın kutupsuzlaştığı (?) ve çokkültürlülüğün (?) egemen hale geldiği bir dönemde bu ne anlama gelebilir diye sorarsanız, ki bunu varsayıyorum, somut koşulların belirlenememesinin yarattığı &#8220;aydın çöplüğü&#8221;nün, nasıl da ortalığı tarumar ettiğinin görülmesi gerektiğidir. Öyle ki, en ufak sorun da bile, sorunun karakterini ya da niteliğini belirlemeden, karşı argümanı savunanın (bu nasıl anlaşılıyor o da sorun ya) karşısına karşı bir tez getirmek oluyor. Kerameti kendinden menkul bir söylem alanı içinde debelenip duruyorlar. Ortaya ne çıkıyor derseniz, koca bir hiçlik aslında. Ne var ki kültür endüstrisinin alacalı bulacalı süslemeleri burada da kendini gösteriyor. İçeriğin değil biçimin önemli olduğu bir dönemde siz ne kadar derin bir iş yaptığınızı düşünürseniz düşünün bunu iyi sunamazsanız, yaptığınızın hiç bir önemi kalmaz. Sözlerimden biçimin hiç önemli olmadığını anlarsanız küserim. Tabii ki biçim de önemli ancak içeriğin önüne geçerse, iş, Amerikan siding ile kaplanmış gecekonduya dönüyor. Malı satana/köprüyü geçene kadar övüp övüp bitiremediğiniz (siz gündemde tuttuğun diye de okuyabilirsiniz) şey (meta/söylem), iş bittikten sonra ne olacak? Gerçi bu da düşünülmüyor ya, neyse biz konumuza dönelim.</p>
<p>Sahtelik ve yapaylığın bilgiçlikle birlikte yürüdüğü günümüz entelijansiyasında yaşanan kör dövüş(ler)ten tek tek bahsetmek, ciltlerce kitap yazmayı gerektirir. Bu nedenle muhtevasına yönelik bir kaç tespitimi sizinle paylaşmak isterim.</p>
<p>Öncelikli ve bana göre en temel eylem güdüsü reaksiyonerliktir. Günümüz &#8220;aydını&#8221;, kendini reaksiyoner tavrıyla ortaya koymaya çalışıyor ve bunu ontolojik temeli haline getiriyor. Bu reaksiyoner tavır, müteakip zamanlarda &#8220;aydınımızın&#8221; konuyla ilgili bilirkişi olduğu zannına kapılmasına da neden oluyor. O andan itibaren pazarlama tekniği devreye giriyor ve muhtelif kanallarda konuşmaya ve hâlihazırda yazmakta olduğu mecralarda da güçlenmesine yarıyor. Sığ bir iktidar mücadelesini hızla aşıp otorite konumuna yükselen &#8220;aydınımız&#8221;, varoluşsal olarak kırılgan bir zeminde de olsa bu zemini sarsacak aydınlar para etmediğinden meydanı kendi yaratıyor.</p>
<p>Bu reaksiyonerlik, &#8220;aydınımızın&#8221; söyleminin derinliğinin sorgulanmamasına neden oluyor. Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez şiarının önemini yitirdiği ve kalıpların (hem de kalıpları kırmak adına) değer kazandığı bir dönemde, arada gerçekten bir şeyler söyleniyorsa da bir söylem haline gelemiyor. Bu nedenle tarih bile olamıyor!</p>
<p>Bu söylem derinliğinin sorgulanamaması, &#8220;aydınımızın&#8221; hareket alanını genişletiyor. Zaten kendisinin belirlediği bir söylem alanında, yeni bir yaşam formu ortaya çıkmaya başlıyor (Habermas&#8217;ın, söylem alanlarının biraradalığının katılımcı demokrasi için öneminden bahsederken bunu kastetmediğine bahse varım). Bu yaşam formu kendi dilini, siyasasını, ekonomisini, kültürünü ve dinini üretiyor ve buna; eleştiri, yeni dönem ya da resmi ideolojinin kırılması gibi yaftalar yapıştırılıyor. </p>
<p>Kafası karışan ya da hâlihazırda karışmış zihinleri berraklaştırma, &#8220;aydınımızın&#8221; epistemolojik kökenini oluşturuyor. Kendi evininin formunu oluşturma sürecinde söylemsel temeli atan &#8220;aydınımız&#8221;, artık bu evin duvarlarını boyamaya başlıyor. Birden bire aslında bildiğimiz her şeyin yanlış olduğu sonucuna vardıracak şeyler duymaya başlıyoruz. Bunun temel müsebbibini devlet (daha doğrusu resmi ideoloji adı altında bir önceki ideoloji) olarak ilan eden &#8220;aydınımız&#8221;, bozuk düzeni düzeltmedeki kudretini hemen ortaya koymaya ve bunun nasıl olacağını anlatmaya başlıyor.</p>
<p>Günümüz &#8220;aydınının&#8221; ne&#8217;liği konusunu başka bir yazıya bırakarak, mevcut konuyla ilgili birkaç ekleme daha yapmak isterim. </p>
<p>Bu tabidir ki tek yönlü bir süreç değildir ancak, bir devir teslim (sermayenin el değiştirmesi diye de okuyabilirsiniz) döneminin yaşandığı düşünülürse, neyle karşı karşıya kalacağımızın ve neyle mücadele edeceğimizin tespit edilmesi açısından konunun önemli olduğunu düşünüyorum. Konuşulanların ya da yazıp çizilenlerin toplumsal bağlamdan yoksunluğunun, konuyu somutlaştırmak açısından ne denli sıkıntılı bir süreci de beraberinde getirdiği bir gerçek. O nedenle bir konuşulan bir daha konuşulmuyor ve kayboluyor. Bu reaksiyoner tavır bir başka reaksiyoner tavrı da doğurduğundan aslında bir hiçlik içinde boğuşmaca oynuyoruz. Bir dönem genel için önemli olanı tartışırken şimdi istisnalar genelleştirilir hale geldi. Aslında gerçekleşen şey pozitivist tavrı eleştirirken bir başka pozitivist tavrın ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle yapılması gereken, kanımca, yöntemi sabırla ve itinayla verili tarihsel ve toplumsal duruma uygulamaktır. Bu şekilde özgün bir tarih yazımına kapı aralanabilir.</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-soylemi-olarak-sey-giris.html/" rel="bookmark" class="crp_title">AYDIN SÖYLEMİ OLARAK &#8220;ŞEY&#8221; &#8211; GİRİŞ</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/pardon-bayan.html/" rel="bookmark" class="crp_title">PARDON BAYAN!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/canak-comlek-degil-insanlik-tarihi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ÇANAK ÇÖMLEK DEĞİL İNSANLIK TARİHİ !</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/herkesi-pasasi-kendine.html/" rel="bookmark" class="crp_title">HERKESİ PAŞASI KENDİNE</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/tozlu-raflar.html/" rel="bookmark" class="crp_title">TOZLU RAFLAR</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-olamamanin-dayanilmaz-hafifligi.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVMİYORUM !</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/sevmiyorum.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/sevmiyorum.html/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2011 11:30:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR CAYMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[fethullah gülen]]></category>
		<category><![CDATA[madımak]]></category>
		<category><![CDATA[onur caymaz]]></category>
		<category><![CDATA[sivas katliamı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5507</guid>
		<description><![CDATA[Boğaziçi Starbucks Şenliği’ndeki tüm arkadaşlara! Kimsin de beni hoş göreceksin, bu yukarıdan bakışın sebebi ne; aramızdaki fark nedir! Hoşgörü, midemi bulandırıyor. Aynı şekilde üç kelimenin birinde hani diyenleri; aynen öyle demeden konuşamayanları dinlemek korkunç. Yeni ‘emperyal’ Türkiye’nin saçma sapan özgüveni! Yaratılanı, yaratandan ötürü sevenleri sevmiyorum. Sevmek için bahane aramak da lüzumsuz. Mevlana’nın sen gelmesen de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Boğaziçi Starbucks Şenliği’ndeki tüm arkadaşlara!</em></p>
<p>Kimsin de beni hoş göreceksin, bu yukarıdan bakışın sebebi ne; aramızdaki fark nedir! Hoşgörü, midemi bulandırıyor. Aynı şekilde üç kelimenin birinde hani diyenleri; aynen öyle demeden konuşamayanları dinlemek korkunç. Yeni ‘emperyal’ Türkiye’nin saçma sapan özgüveni!</p>
<p>Yaratılanı, yaratandan ötürü sevenleri sevmiyorum. Sevmek için bahane aramak da lüzumsuz. Mevlana’nın sen gelmesen de olur diyebileceği kişiler de olmalı; her yaratılanı sevmek gerekmez. Asgari haklara saygı göster yeter. Hak varsa hoşgörüye, adalet varsa vicdana gerek yok, diyordu Horkheimer. Şu memlekette en çok adalet ve hak değil, gözü yaşlı vicdan ve cıvık hoşgörü kelimesi kullanılıyorsa bir sebebi olmalı.</p>
<p>Mehmet Baransu’yu hiç sevmiyorum. Vaktim olsa, değse, oturup Baransu’nun Bavulu diye kitap yazardım. Öyle bir hayal gücü gerektirir ki bu adam gibi olmak, tarif edilemez. Öncelikle üniversite üçüncü sınıfta defalarca çaktığım elektromanyetik teori dersinde uzman olmalısınızdır. Zira Mehmet Baransu, manyetizmayla helikopter düşürülebileceğine inanacak kadar Tesla’ya teşne bir arkadaştır; sevmiyorum. Hele son zamanlarda her spor programında onu görmek, hiç hoşlaşmadığım boş ve anlamsız spor programlarını daha da sevimsizleştirdi.</p>
<p>Misal, kapitalist sistemde kamuya ait olduğu varsayılan iradenin sermayeye devredilişi sürecinden faydalanarak İslamiyet etrafında alternatif bir ‘devlet’ kurmuş olan; “hizmet, hizmet” diye yanıp tutuşarak yerinde duramayan; ABD Irak’ta bozuk para gibi Müslüman harcarken rahat rahat orada ikamet etmeyi onuruna yedirebilen Fethullah Gülen’i, 23 Mart 2004’teki Zaman röportajından beri, başıma bir şey gelmeyecekse hiç sevmiyorum. İnsan öldüren teröristle, ateisti bir tutan Gülen’e, nereden verildiği belirsiz olan tuhaf din büyüklüğü bana itici geliyor. Ustinov, “fakirlerin savaşına terör, zenginlerin terörüne savaş denir” diyordu. Hadi diyelim insan öldüren kişiyi ateistle bir tutuyorsun; Sivas’ta 35 insanı öldürenler bir dine inanmıyor muydu! Zira aynı Gülen, adam öldürerek cennete gidilemeyeceğini de söylüyor. Bu durumda mesela, Behçet Aysan ile Metin Altıok’un katili olma ihtimali olan Vahit Kaynar, neden Polonya’da? Yoksa oralar da kendisine birileri tarafından cennet mi eylendi? Neden Türkiye’de yargılanamıyor bu şahıs? Neden biz yüzümüz bile kızarmadan Dersim’den özür dilerken Sivas Katliamı’nda zamanaşımından bahsediyoruz? Her ikisi de yeterince kötü değil mi? İnsanlık suçu, zamanı aşabilir mi? Zaman bunca kolay aşılabilecek şey mi?</p>
<p>Hem neden kimilerine göre Madımak Oteli’nde yangın olduğu kabul görürken söz konusu yangının kimin tarafından çıkartıldığı sürekli belirsiz kalıyor? Neden ağababaları Demirel’in “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” dediği sağcılar, Başbağlar’ı ‘katliam’ ilan edip Madımak’ı provokasyon olarak tanımlıyor. Bu ince provokasyonu Ergenekon’a yükleyen var. Hal böyle olunca, misal, neden bir gün Ergenekon’dan içerde yatan Ahmet Şık da Sivas’ta insan yakan katillerden biri olarak düşünülmesin. Düşünülür, burası Türkiye! Gerçi iyi akıl yürütüyorsun da kayıt var canım arkadaşım. Görüyoruz kayıtta, izliyoruz. Fotoğraf var. Fotoğraf, somut gerçekliğin biçimlerinden biri değil mi? Orada düpedüz insanları yakıyorlar.</p>
<p>Cüneyt Özdemir’i pek sevmiyorum. Samimiyetsiz! Beyefendi, 3 Temmuz 1993 günü bölgenin belediye başkanı olan Temel Karamollaoğlu’nu televizyona çıkardı geçtiğimiz hafta, Bay Temel, “orada insanlar yanmadı, dumandan zehirlenerek öldü” diyerek pişkin pişkin acımızla dalga geçti. Yine aklanamadı. Ne kadar aklanmak istese tarih hatırlar, zaman geri dönüp ateşi yüzlerine vurur.</p>
<p>Gözümün önünde hepsi. Orta sona giden bir çocuktum, Aziz Nesin’in ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ kitabını çok seviyordum, yeni yeni şiir okuruydum ve kara kalabalık bir oteli yakıyordu. Orada ölen şairler, ozanlar vardı. Yakarken bağırıyorlardı. Zaman gazetesinin usta kalemi Ahmet Turan Alkan’ın bir yazısında “abim”[i] diye seslendiği Cafer Erçakmak da oralarda dolaşıyordu. Yangın merdiveninin başındaydı. Hepsinin içi kötülükle dolmuş, sevmiyorum bu insanları! İnandıkları din bile hırslarını, kibirlerini, yalanlarını silip atamamış yüzlerinden. Yalancılar. Onların tarihi, bu coğrafyada işbirlikçiliğin tarihi.</p>
<p>Korkunç bir yer oldu bu ülke. Sivas katliamı katil zanlısı Erçakmak’ın kimliğini belirlemek için mezarından alınan DNA örneğini, adamın karısıyla karşılaştırabilecek gariplikte insanlar var. Kişinin DNA’sı eşiyle eş değildir efendiler! Gerçi Tübitak’ın Bilim Kurulu’na atanan Adnan Dalgakıran bile komünist yerine gomanist yazabilen, doktora yapan insanları tembel yerine koyan biriyse DNA’nın da bu biçim anlaşılması normal değil mi? Bilim Kurulu’na atadığı adamın bile ancak girişimciliğiyle övünebilen kötü insanlar! Finans üzerine kurdukları her şey, o kâğıt parçası aradan çekilince yıkılıp gidecektir. O vakte kadar hepiniz, her şeyinizle korkunçsunuz. Sevmiyorum sizi!</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/sivasin-kani-yerdedosyamizi-dogrulayan-ercakmak-haberi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">&#8220;Sivas&#8217;ın Kanı Yerde&#8221;Dosyamızı  Doğrulayan Erçakmak Haberi</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/yarismalar/behcet-aysan-siir-odulu-2009.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Behçet Aysan Şiir Ödülü 2009</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/etkinlik/15-behcet-aysan-siir-odulu-basvurular.html/" rel="bookmark" class="crp_title">15. Behçet Aysan Şiir Ödülü Başvurular</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/sivasin-kani-yerde.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Sivas&#8217;ın Kanı Yerde</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/sivas-93allah-olup-cehennem-kuran-allahsizlar.html/" rel="bookmark" class="crp_title">SİVAS 93:&#8221;ALLAH OLUP CEHENNEM KURAN ALLAHSIZLAR&#8221;</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/sevmiyorum.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HERKESİ PAŞASI KENDİNE</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/herkesi-pasasi-kendine.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/herkesi-pasasi-kendine.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 13:43:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR CAYMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[kazım karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa armağan]]></category>
		<category><![CDATA[onur caymaz]]></category>
		<category><![CDATA[timaş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5473</guid>
		<description><![CDATA[&#160; ‘Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz’ Timaş tarafından yayımlandı. Tanımayanlara kitabın yazarından söz etmeli; Mustafa Armağan, karşıt olduğu ideolojik tavrın sığ söylem biçimlerini kullanmakta ustadır. Bu eseri de belirli bakış serinliğinden yoksun yazık ki! Kitap, Karabekir’in güncesinden parçalar alınarak yazıldığı için dikkate alınabilir fakat daha ciddi çalışmalar okumak isteyenler, Paşa’nın kendi kaleminden çok sonra ‘İstiklal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>‘Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz’ Timaş tarafından yayımlandı. Tanımayanlara kitabın yazarından söz etmeli; Mustafa Armağan, karşıt olduğu ideolojik tavrın sığ söylem biçimlerini kullanmakta ustadır. Bu eseri de belirli bakış serinliğinden yoksun yazık ki!</p>
<p>Kitap, Karabekir’in güncesinden parçalar alınarak yazıldığı için dikkate alınabilir fakat daha ciddi çalışmalar okumak isteyenler, Paşa’nın kendi kaleminden çok sonra ‘İstiklal Harbimiz’ diye yayımlanan kitabına bakmalı. Zira Erik Jan Zurcher, Paşa’nın yazdıklarından Anti-Nutuk diye bahseder. Nutuk nasıl ki “19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım” diye başlıyorsa; Karabekir’in kitabı da “19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım” cümlesiyle açılarak bu iki büyük askeri figürü yavaş yavaş ayıran döneme ışık düşürür.</p>
<p>Yaşanan öyle bir zıtlaşmadır ki yayımlandıktan sonra devrin Cumhuriyet gazetesi, Nutuk’u Kitab-ı Mukaddes olarak görürken, Gazi’ye Hazret diye hitap etmekte, zorlu yıllardan geriye kalan diğer herkesi, her şeyi silip atmaktadır. Bu arada Mustafa Armağan’ın konuya ilişkin gazete kupürünün, gazetenin hangi tarihli yayınında olduğunu belirtmemesi; belgeden, kaynaktan yoksun tavrı kitapta inandırıcılığın önüne geçmekte.</p>
<p>Yine de Armağan’ın kitabında bile Kemalist tarih inşasının kimi zayıflıkları görülmekte. Misal; Sarıkamış hezimetinin başkomutanı olarak anılıp da resmi söylemde yerin dibine batırılan Enver Paşa, aynı zamanda Çanakkale Zaferi’nde de başkomutandır. Fakat bu zafer, o dönem Yarbay olan Mustafa Kemal’e atfedilir, diye belirtiyor yazar. Aynı şekilde Çanakkale deniz zaferinin komutanı Selahaddin Adil Bey adı belki de devrimden sonra Terakkiperver Fırka üyesi olduğu için resmi tarihte hiç anılmaz. Yazarın bu ismi aynı sayfa içinde başka bir yerde de Selahattin Adil Bey şeklinde yazması devrimin değilse de redaktörün azizliğidir. Zor işler bunlar!</p>
<p>Kısa bölümlerle ilerleyen kitabı, Armağan’ın bölüm başlarında bulunan, bir tarih yayını için lüzumundan fazla duygulu pasajlarını saymazsak üç ana başlık altında inceleyebiliriz: A) İki paşanın da örgütlenmek üzere farklı şehirlere gidişinden başlayarak Erzurum Kongresi’ne varan süreç. B) Erzurum Kongresi’nden Sivas’a kadar Kâzım Paşa’nın gözünden Kemal Paşa’nın izlediği tutumlardaki sıçramalar. Hatta kitabın sonunda Mustafa Kemal Paşa’nın Milli İstiklal Mihveri Etrafında Zikzakları diye bir grafik bulunmakta. C) Sivas’tan Batı cephesi savaşlarına giden dönem.</p>
<p>Kitabın tuhaflıklarından biri de Mustafa Kemal’in Ayasofya’da Türkçe Kuran okuttuktan sonra aynı gece Darülaceze Balosu’nda saat üçten yedi buçuğa kadar İsmet, Kazım ve Ali Sait paşalarla dans etmesinde ne tür bir beis olduğu? Şöyle açıklayayım: Kitapta Armağan’ın yorumlarıyla Karabekir’in günlükleri sık sık iç içe geçtiği için metin çift kişilikli. Hal böyle olunca Kuran okuttuktan sonra dans etmenin, Karabekir’i mi, Armağan’ı mı rahatsız ettiğini anlamak güçleşiyor. Kemalizm eleştirisinin 2011’de halen Mustafa Kemal’in kişisel yaşamı üzerinden yapılması ne kadar hakkaniyetli?</p>
<p>Karabekir’in yirmili yıllarda Kürtlerin milli davaya sadakat sorununu çözüşü de sonraki dağ Türkleri mevzusunun kaynağı olacak ilginç alıntılarla ortaya dökülmüş: “Kürtlerin isyanını engelleyecek tedbirleri önceden almıştım. Onlara şu yolda propaganda yapıyordum: ‘İngilizler Kürdistan’ı size değil Ermenilere verecektir. Oysa Kürtler Anadolu’nun en eski kolu olan Hititlerdendir. Ovalardaki Türkler mahvolduğu halde dağlardakiler kendilerini koruyabilmişlerdir. Kürt kelimesi Türkçe kahraman demektir.”</p>
<p>Herkesin bir ‘tarihi’ olduğu gibi, her cephenin de kendine ait tarihi başarıları var galiba. Fakat sorunları doğuran olguları doğru yerden görmek gerek. Karabekir’in tehcir sonrası kurduğu Gürbüz Alayı’nı ele alalım, bu iş bugünün Batılı akademisyenlerince Ermeni yetimleri Türkleştirmek bağlamında ‘asimilasyon’ olarak kabul ediliyor. Bakış serinliği dediğim şeyin önemi burada anlaşılır.</p>
<p>Bugüne dair bir tarih okuması yapmak açısından kitaptan bir alıntı yapacağım; Karabekir’in kaleminden: “19 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa’ya barış konferansına kimi göndereceğini sordum: ‘Seni Lozan’a delege olarak gönderemem. İsmet Paşa’yı göndereceğim,’ dedi. ‘Neden,’ diye sordum. ‘Çünkü’ dedi ‘sen kendi kafana göre hareket edersin, İsmet ise sözümden çıkmaz.’ Ben de ‘Zaten Gümrü ve Kars barış kurulları baş delegeliğini de emrinizle kabul etmiştim; Avrupa’ya da gönderseniz Türkiye’nin biricik diplomatının bir ordu komutanı olduğu manzarası arz edeceğinden yeni delege atanması uygundur’ dedim.”</p>
<p>Ah bu tarihin tekerrür takıntısı&#8230;</p>
<p>Armağan’ın bu kitabı yerine yukarıda andığım diğer kitapları okumanız, bunca tarihi anı, döküm, belge arasında zaman kaybını en aza indirecektir desem ayıp etmiş olmam herhalde. Sen de artık Timaş’tasın, ne dersin, sorun olur mu Bejan!</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/karabekir-pasanin-gunlukleri-ilk-kez-yayinlaniyor.html/" rel="bookmark" class="crp_title">KARABEKİR PAŞA&#8217;NIN GÜNLÜKLERİ İLK KEZ YAYINLANIYOR</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/sivas-kongresindeki-hikmet-efendinin-sonrasi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">SİVAS KONGRESİNDEKİ HİKMET EFENDİ&#8217;NİN SONRASI</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/mahmut-sevket-pasanin-100-yillik-ses-kaydi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Mahmut Şevket Paşa&#8217;nın 100 yıllık ses kaydı !</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/siirler/bayram-siirleri/29-ekim-cumhuriyet-bayrami-siirleri.html/" rel="bookmark" class="crp_title">29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Şiirleri</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/ataturkun-abartilmasinda-kendisinin-de-gunahi-var.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ATATÜRK&#8217;ÜN ABARTILMASINDA KENDİSİNİN DE GÜNAHI VAR !</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/herkesi-pasasi-kendine.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SERVER TANİLLİ&#8217;YE KULAK VERİN</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/server-tanilliye-kulak-verin.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/server-tanilliye-kulak-verin.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2011 20:28:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSMAİL SÜRÜCÜOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[SERVER TANİİLİ ÖLDÜ]]></category>
		<category><![CDATA[SERVER TANİLLİ KİMDİR]]></category>
		<category><![CDATA[sERVER tNİLLİ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5457</guid>
		<description><![CDATA[Lise 2 idi sanırım. Edebiyat öğretmenim olan Nurten Hanım  Attila İlhan’ın  romanlarına  konu olan 50’li yılların Fransa’sındaki bakımsız,kötü giyinen ama devrime inancını hiç yitirmemiş koyu  sosyalist kadınlara ( mesela Magda ) çok benziyordu.Okuldaki  diğer öğretmenler bile onu dışlıyorlardı.Tek tabancaydı.Annesi ile yaşıyordu.Derslerde  diğer öğretmenlerden farklı olarak  müfredatı hemen işleyip bitirerek kalan zamanda münazara benzeri akıl oyunları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Lise 2 idi sanırım. Edebiyat öğretmenim olan Nurten Hanım  Attila İlhan’ın  romanlarına  konu olan 50’li yılların Fransa’sındaki bakımsız,kötü giyinen ama devrime inancını hiç yitirmemiş koyu  sosyalist kadınlara ( mesela Magda ) çok benziyordu.Okuldaki  diğer öğretmenler bile onu dışlıyorlardı.Tek tabancaydı.Annesi ile yaşıyordu.Derslerde  diğer öğretmenlerden farklı olarak  müfredatı hemen işleyip bitirerek kalan zamanda münazara benzeri akıl oyunları yaptırırdı.Mesela bir keresinde “Gümrük Birliği nedir?” Diye sormuştu.”İyi yanları kötü yanları nelerdir?” demişti.Pek çoğumuz Gümrük Birliği adını bile ilk kez duyuyorduk.Bir başka beyin jimnastiği konumuz ise “ ötenazi bir hak mıdır?” idi. Bu gibi akıl oyunları   robot gibi yetiştirilmeye programlanmış olan bizlerin dünyasında çok büyük bir olumlu etki yapıyordu.</p>
<p>Bilenler bilir, İzmir’de Üçyol semtinden Çimentepe’ye yürümek yirmi beş dakikalık yoldur.O zamanlar ben ve Nurten öğretmenim Üçyol semtinde oturuyorduk ve her sabah aynı yolu yürüyorduk.Bu yol sohbetlerimiz sırasında pek çok şey öğrendim.Gençlik hayaliyle polis akademisine girmek isterken beni Nurten öğretmenim bu hayalimden vazgeçirip edebiyata yönlendirmişti.Kendisine kimleri okumalıyım diye bir soru sorduğumda verdiği isimler hala aklımın ve kütüphanemin baş köşesindedir :” Niyazi Berkes,Tarık Zafer Tunaya,Attila İlhan,Server Tanilli,Doğan Avcıoğlu” Server Tanilli adını ilk kez  bu sayede duymuştum.</p>
<p>Lise 3’te Nisan ayı idi.İzmir Kitap Fuarı’na gitmiştim.Gitmek denemez aslında, her gün orada idim. Yaşıtlarım Kordon’da hatun dikizlerken ben orada nefes alabiliyordum.O zamana kadar iki ya da üç kiabını okuduğum Server Tanilli’nin imza günü vardı.İmza gününde kendisine şu an hatırlayamadığım bir soru sordum.Bana kızarak eline bir kağıt ve kalem aldı, ve konu ile ilgili okumamı istediği kitapların adını yazarak “ önce bunları oku sonra gel bana  sor” dedi. O günden sayısız konferansına girdim, son konferansında da  Adana Kitap Fuarı’nda kadın hakları konulu bir konferans vermişti.</p>
<p>En unutamadığım anım ise 2009  1 Mayıs günü olmuştu.Üniversite okuyordum.Dersten kaçarak Disk korteji ile birlikte Taksim’e çıkmaya  karar vermiştim.O zamanlar  henüz Taksim’de 1 Mayıs kutlamak serbest değildi ve yaşanan sinir harbi günler öncesinden başlamıştı, mevcut durum gergin bir telden farksız sayılmazdı.</p>
<p>Elmadağ’dan yavaş fakat emin adımlarla Taksim girişine geldik.Önümüzde terminatörden farksız tam dört sıra halinde dizilmiş robocop adı verilen  polis barikatı ile karşılaştık.Her zaman cıvıl cıvıl olan Taksim’de polisler ve bizden başka bir allahın kulu yoktu ve çıt çıkmıyordu. Polisler sabırlarının taştığını belirten  bir şekilde  joplarını   ellerindeki kalkanlarına vurmaya başladılar. Bizler ne yalan söyleyelim hepimizi korkmaya başladık ve safları sıklaştırdık, omuzlarımız birbirine değince daha güçlü olabiliriz hissinin verdiği bir refleks idi bu.Kortejin en önünde Disk’in o zamanki başkanı Süleyman Çelebi ve tekerlekli sandalyesi ile Server Tanilli var idi. Bu sessizlik harbi sırasında bir ara en öndeki polis grubu emir almadan biber gazına davrandı ve  joplarla üzerimize koşturdu, Süleyman Çelebi ve Server Tanilli tek başlarına en ön safta bu vahşileri karşıladılar. Daha sonra amirlerinin  azarlaması ile  polisler geri döndü.O dakikadan sonra Server Hoca ve Süleyman Bey  emniyet müdürü  Celalettin Cerrah ile pazarlıklara başladılar. Yaklaşık  yarım saat bu pazarlık sürdü.O yarım saat ömrümün belki en uzun yarım saati idi.Çünkü barikattaki  polislerin bize  öfkeli bakışlarını ve joplarını kalkanlarına vurarak bizi yıldırmaya çalışmalarını  ömrüm boyu unutamam.Tam umutların tükendiği anda  Server Hoca ve Süleyman Bey arkaya dönerek  bağırdılar “ haydi emekçiler Taksim’e !”  Bizler sevinçten çılgına dönmüştük.Dayak yiyerek dağıtılacağımızı  beklediğimiz bir sırada zaferin haberini almamız bizi çok mutlu etti. Önümüzdeki barikat açıldı ve bizler çılgınca Taksim heykele doğru koşmaya başladık.O ana kadar çıt çıkmayan Taksim’de birden civardaki dükkanların ve evlerin pencereleri insanlarla doldu.İnsan seli bizi alkışlıyordu.Simit Sarayı’nın üzerinde bize el sallayanlardan biri de Şükran Soner idi.Onlarca yıldan sonra Taksim onu hak eden emekçilerin olmuştu..</p>
<p>Server Hocayı en son  Ocak ayında İsveç’ten geldiği zaman görmüştüm.Onun  ölümü ile birlikte aslında ne için üzüldüğümü anlamıştım . Alttan artık bu tip birikimli insanlar gelmiyor.Asıl üzüntü buna idi.1978 yılında üniversitede ders verirken sağcı bir öğrencinin silahlı saldırısı sonucu hayatının son 33 senesini tekerlekli sandalyede geçiren ve buna rağmen üretmeye ve eşitlik ve kardeşlik için  çalışmaya devam eden  bilgili insanların sayısı çok azalıyor. Server Hoca artık yok,ama eserleri sonsuza kadar yaşayacak.Hangi kitabından mı okumaya başlayın ? Bana yazdığı o notlardan birinde “Uygarlık Tarihi” kitabımı okuyarak işe başla genç adam” yazıyordu.Server Hoca’ya kulak verin..</p>
<p>Toprağına güller yağsın Server Tanilli..</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/1-mayis-ve-zafer.html/" rel="bookmark" class="crp_title">1 MAYIS VE ZAFER</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/yarismalar/edebiyat-yarismasi/siir-yarismasi/server-vakfi-edebiyat-ortami-2010-siir-odulu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Server Vakfı Edebiyat Ortamı 2010 Şiir Ödülü</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/etkinlik/7-bursa-kitap-furari-basliyor.html/" rel="bookmark" class="crp_title">7.BURSA KİTAP FURARI BAŞLIYOR</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/kalbi-turk-ama-zincirleri-turk-olmayan-polis-teskilatimizi-kiniyoruz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">KALBİ TÜRK AMA ZİNCİRLERİ TÜRK OLMAYAN  POLİS TEŞKİLATIMIZI KINIYORUZ !..</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/diskten-genel-grev-cagrisi-tekel-iscileri-kaybederse-hepimiz-kaybederiz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">DİSK&#8217;TEN GENEL GREV ÇAĞRISI : &#8220;TEKEL İŞÇİLERİ KAYBEDERSE HEPİMİZ KAYBEDERİZ ! &#8220;</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/server-tanilliye-kulak-verin.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEDAŞ&#8217;S  WAY</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/bedass-way.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/bedass-way.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Nov 2011 19:46:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR CAYMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[bedaş]]></category>
		<category><![CDATA[caymaz]]></category>
		<category><![CDATA[onur caymaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5433</guid>
		<description><![CDATA[Vatandaşı olarak her şey üzerinden her şeyine vergi ödediğiniz için hizmet bekleme hakkınız bulunan Türkiye Cumhuriyeti ile aranız nasıl? Bu soru önce Van’da, Erciş’te, kış gününde yazlık çadırlarda bekleşen insanlara sorulmalı. İyi de sen sayın sade vatandaş; Sünni, beyaz, Türk (!) vatandaş; halinden memnun musun? Allah’a şükür maaşlı işi olan, kiralık da olsa evi, arabası, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Vatandaşı olarak her şey üzerinden her şeyine vergi ödediğiniz için hizmet bekleme hakkınız bulunan Türkiye Cumhuriyeti ile aranız nasıl? Bu soru önce Van’da, Erciş’te, kış gününde yazlık çadırlarda bekleşen insanlara sorulmalı.</p>
<p>İyi de sen sayın sade vatandaş; Sünni, beyaz, Türk (!) vatandaş; halinden memnun musun? Allah’a şükür maaşlı işi olan, kiralık da olsa evi, arabası, akıllı telefonu olan, aylık borçlarını efendi gibi ödeyince elinde üç beş kuruş kalan sade, kıymalı, peynirli vatandaş; rahat mısın?</p>
<p>Misal, sen de her evrakı benim gibi delice okuma hastası mısın? Ara sıra bordrolarını; bugüne dek hiç okumadığın, okumadan imzaladığın kredi kartı sözleşmesini; her ay sektirmeden yollanan faturalarını inceler misin? Geciktirmeden ödediğin (zira hemen keserler geciktirirsen, kendilerine ait elektriği sana satmıyor mu adamlar; keser!) elektrik faturanı diyelim, hiç inceledin mi?</p>
<p>Gel benim evin bu ayki faturasına kısaca göz atalım. 297 kilowatt saat elektrik tüketmişiz kasım itibarıyla. Sayın BEDAŞ, birim fiyatı 0,0163434 liradan 48,47 liralık bir masraf çıkartmış sağ olsun, sol olacak hali yok zaten! Tüketim tutarı hanesinin altında K. K. Bedeli görünüyor. K. K., kara kuvvetleri olamaz herhalde, ne de olsa artık siviliz! Kaçak Kullanım Bedeli bu. İnsanımız isyan etmesin diye açık açık yazamamışlar; bizim insanımız da isyan etmeyi ne sever ya! İyi de bir dakika, kurum kaçak olarak sunmuyorsa hayatımda hiç kaçak elektrik kullanmadım ki&#8230;</p>
<p>Özelleştirerek paha biçilmez hale getirilen bu bay elektrik, ödeyemeyen ya da ödemek istemeyenler tarafından kaçak kullanılıyor, cezası da ‘kuzu gibi ödeyenden’ kesiliyor demek; yeni Türkiye’ye yakışacak kadar adilane.</p>
<p>K. K. Bedeli’ne az daha bakalım. Kendilerinin birim fiyatı 0,0292593; yani kullandığınız elektrikten 0,013 lira daha pahalı. Sayın BEDAŞ bana bu ay 8,69 TL öngörmüş. Buradan 8,69/0,0292593 yaparak 297 kilowatt saat kaçak elektrik kullandığımı görüyorum. Diğer deyişle sayın BEDAŞ, kullandığım elektrik kadar da kaçak elektrik kullandığımı iddia ederek benden yasal olmayan 8,69 TL istiyor.</p>
<p>K. K. Bedeli’ne ek olarak onunla ilişkilendirilmiş Per. Sat. Hiz. Bd (bana bu ay 1,08 uygun görülmüş, 2 de görülebilirdi) ve PSH (Say.Oku.) Bd. (0,31 lira istenmiş, zaten say, oku falan dendiğine göre pek önemli şey olmalı&#8230;) unutulmasın.</p>
<p>Başka iki kategori daha var: İle. Sis. Kul. Bd. ve Dağıtım Bedeli. Bu iki arkadaş için de toplam 11,88 ödeyeceğim, çok şükür Allah’a, yola devam!</p>
<p>Yeter ama yetmez; Enerji Fonu ve Elek. Tük. Vergisi var koç gibi. Elektrikten yararlanmayı biliyorsun da vergisi mi zoruna gidiyor? Gerçi tükettiğin kadarını yukarıda faturalandırıyorlar ama olsun, onu tüketmenin vergisi olmalı ki vatandaş olduğun anlaşılsın. Üstelik evlilik programlarında adayların birbiri için ürettiği elektrik değil bu! Elektriği biz bulduk, onu yaşatacak olanlar kapitalistlerdir! Lafı uzatmayayım bu iki kalem için de 2,98 reva görülmüş; çok yaşa BEDAŞ!</p>
<p>İşte en güzeli geliyor vatandaş! Faturada şöyle bir ibare: TRT PAYI. TRT bir tür pay falan yapmış da onu mu yedirecekler? Değil! Dangoz programlarını hiç izlemediğim TRT’den benim payıma tam 0,95 lira ödemek düşmüş. İyi de devletin televizyonuyla hiç ilgim yok ki. Televizyonu sadece STV’nin zekâ dolu Kollama, Gereği Düşünüldü gibi programlarını izleyip dalga geçmek için kullanıyorum; yine de ödeyecek miyim? Yazık değil mi bana? Şu devlet dediğin şey kendi varlığını vatandaşına borçlu değil mi? Biz niye yıllarca her sabah armağan ettik varlığımızı hakkımızı bunca savunmayan bu arkadaşa!</p>
<p>Peki, şimdi sen eşek yüküyle ödeme yaptın, demek ki paran var; biraz daha yapsan sana koymaz, seni kesseler acımaz demez mi BEDAŞ! Der tabii. O zaman şöyle adamakıllı bir de güzel KDV alsınlar hakkıyla; katma, değer olayım çehreni ey vergi mağduru, sökül 13,40’ı.</p>
<p>Sözün kısası sonuçta tükettiğim bedel olan 48,47 dışında ödeyeceğim miktara bakalım: 8,69+0,31+1,08+11,88+2,98+0,95+13,40=39,29. Harcadığımın yüzde 81,06’sını sayın BEDAŞ benden bir nevi haraç olarak alıyor. Bitti mi; biter mi? Bu duruma göre eğer okuma hatası yapmadıysam faturamın 87,76 gelmesi gerekirdi fakat 87,80 gelmiş. İşe bak!<br />
Hal böyle olunca BEDAŞ genel müdürü sayın Abdullah Atalay’a sorarım: Başında bulunduğunuz kurum tarafından adıma fatura ettiğiniz tüm tutarlar, tamam değil ama hadi tamam olsun; gelgelelim 40 kuruşuma ne yaptınız? Herkese bunu yapıyorsanız 40 milyon aboneden 16 milyon lira eder, onlar da biz bilmeden duble yol olarak bize geri mi dönecek?</p>
<p>Haber bekliyorum. Hayırlı işler!</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/ne-nedir/elektroforez-nedir.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Elektroforez Nedir?</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/sen-bana-baska-siirler-yaz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Sen bana başka şiirler yaz</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/insanlik-oldu-mu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">İNSANLIK ÖLDÜ MÜ ?</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/nukleer-enerji-konusunda-siz-ne-dusunuyorsunuz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Nükleer Enerji Konusunda Siz Ne Düşünüyorsunuz?</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/zekanin-bedeli-kanser.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ZEKANIN BEDELİ KANSER !</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/bedass-way.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Van&#8217;da İnsanlar,Burada İnsanlık..</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/vanda-insanlarburada-insanlik.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/vanda-insanlarburada-insanlik.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Oct 2011 14:31:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR CAYMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[Müge Anlı]]></category>
		<category><![CDATA[onur caymaz]]></category>
		<category><![CDATA[van]]></category>
		<category><![CDATA[van depremi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5407</guid>
		<description><![CDATA[Gezmeye çıkmıştım. Boğaz’ın bunca kalabalık olduğunu ne bileyim! İnadına caddelere taşmış kahvaltıcılar, masaların önünde dikilip sıra bekleyenler&#8230; Her yer pırıl pırıl. Ateş düştüğü yeri yakıyor; iki bin lira elektrik borcunu ancak ‘şehit’ olarak kapayabilenlerin memleketinde yas yalan. Mutlu azınlık, ana babalarına bağlı bir durum olduğu halde Türk doğdukları için ne mutlu olduklarını ciplerine bayraklar döşeyerek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gezmeye çıkmıştım. Boğaz’ın bunca kalabalık olduğunu ne bileyim! İnadına caddelere taşmış kahvaltıcılar, masaların önünde dikilip sıra bekleyenler&#8230; Her yer pırıl pırıl. Ateş düştüğü yeri yakıyor; iki bin lira elektrik borcunu ancak ‘şehit’ olarak kapayabilenlerin memleketinde yas yalan. Mutlu azınlık, ana babalarına bağlı bir durum olduğu halde Türk doğdukları için ne mutlu olduklarını ciplerine bayraklar döşeyerek gösterip âlemlere akmakta.</p>
<p>Trafikten delirince otobüsten inip yürümeye koyuldum. Nihayet Bebek&#8230; Hiç değilse taksiyle metroya çıkarım. El ettim durdu bir tane. Güzel giyimli, kel, top sakallı, kolu irice zincirle şakırdayan arkadaş kapıyı açtı, “buyur abi,” dedi. Radyoda Van’daki deprem. Hani şu kimi insanların yardım olarak bayrak gönderelim şeklinde; kimilerinin Van’a 7,2, Hakkari’ye 8,2 inşallah diye kustuğu deprem&#8230;</p>
<p>Ölülerden, yaralılardan; acılardan bahsediliyor. Olan hep yoksula oluyor&#8230; Tezkeremi alıp Erciş’ten ayrılalı on bir sene olmuş. Sonraları gidip görmeyi çok istediğim yerlerdi buralar: Gevaş, Tatvan, Doğubayazıt, Muradiye&#8230;</p>
<p>Şoför “Kürt’e benzemiyorsun, sana bir şey söyleyeceğim abi,” diye lafa girişti. Dur bakalım! Bilirsiniz, kimi adam acının suskunluğundan nasip almadığı için yorum yapmalıdır: “Allah azmayan kuluna bela vermiyor abi!” Bir an donmuşum. Nasıl da yukarıdan anlatıyor. Milli hassasiyetleri kabarmış, azan kullar-azmayan kullar ayrımını aşmış, cezalandırmaya geçmiş! Tonlarca betonun altından zar zor kurtulan bebek ne kadar azmış olabilir?</p>
<p>Anlıyorum ki acılar uzak ona, kardeşlik yanından geçmemiş&#8230; Kadıköy Belediyesi’ne yardım paketi için ek koli sağlayanların, sokakta kâğıt toplayan çocuklar olduğunu bilse hicap duymaz. Çocukken öğrendiği orada bir köy var uzakta şarkısındaki köy, onun köyü olmadıkça umurunda olmaz. Oysa ki bebek katili dediği adamdan daha ‘bölücü’ olduğunun farkında değildir.</p>
<p>Siz de onun gibilerle karşılaşmıyor musunuz, bu deprem hepsini ortaya döktü:</p>
<p>Her şeyden biraz bilen, her konu hakkında ortalamanın görüşüne sahip, Sünni, beyaz ve Türk&#8230; Tarih bilgisi lisede derse giren albaydan duyduğu kadardır. Hep doğruyu bilir; yanılabileceği vehmine kapılmaz. Gerçek bilginin sürekli şüphe doğuracağından bihaber&#8230; Genelleme, ayrımcılık diyeceksiniz. Benimki ayrımcılıksa Müge Anlı’nın söyledikleri neydi?</p>
<p>Genelde yalnız yerine ‘yalnız’, herkes yerine ‘herkez’ yazar. On sekiz yaşına gelip on sekiz roman okumadığı için “dünya kötü” tadında klişe alıntılarla günü kurtarır: Arının ağzı tatlıymış ama kıçında iğne varmış; arkandan konuşuyorlarsa öndeymişsin falan.</p>
<p>Twitter’da, Facebook’ta dikkat edin. Bir janr, bir tavır, yaşam biçiminden söz ediyorum. Elde uzun bardaklarda votka-enerji içeceği, genelde açık gömlek yakaları&#8230; Parlatılmış cahillik. Vasatlık. Lüks düşkünlüğü. Kadınlar devasa çantalıdır. Erkeklerin ellerinde genelde sadece cüzdan, sigara ve telefon bulunur. En okuyanı birkaç popüler roman bilir. Zira kafa o kadar doludur ki kitaba yer açılamaz bir türlü; üstelik zaten okumak gereksizdir, filmini seyretmiştir.</p>
<p>Güzellik sonra&#8230; Artık ideolojiktir onun için güzellik. Sevmediği herkes çirkindir. ‘Öteki’ne dair korkuları vardır. Bir arkadaşıyla aynı hırkayı hiç paylaşmamıştır. Sterildir. Market iyidir, bakkal sevmez: Marketing okumuşun bakkal neyine! Gelenekçi olsa da radikal takılır: Çılgınlığın, sadece imgesiyle ömür tüketmek zordur.</p>
<p>Sonsuz özgüvenlidir. Hep “bu gider, yenisi kalır” rahatlığı&#8230; Yas insan yüküdür, tutamaz. Hiçbir şey koymaz ona. Bu tarzın kadınında bile hiçbir şeye takmayan bir ağır abilik vardır. Günün popüler müziğiyle yetinir, kendine has hiçbir şeyi yoktur. Hep bir geceye, eğlenceye hazırlanır.</p>
<p>“Irkçı değilim ama ne mutlu Türküm diyene” diyebilir. Aynı dili konuşuruz ama o bir yerde kırılmaya uğramıştır. Bebeğim yazmaktan bile imtina edip bbqm yazar. Z’leri, S’diye söyler, şirindir. Ulus’tan, Nişantaşı’ndan çıksa ölür. Arabasız, internetsiz yaşayamaz. Her toplumsal olayda sosyal ağdaki profil fotoğrafına bayraklı Atatürk resmi koyar, elinden gelen budur. Zaten diğer tüm fotoğrafları da gecelere, partilere ayrılmıştır. Her şeyi çabucak geçer. Dünya yansa boştur. Oturduğu yerden insanları savaşa çağırır ama askerden kaçmak için torpil peşinde koşar. Vatan toprağına değer verse de toprak için neden topraksızların öldüğünü bilemez. İşgal ile fetih arasındaki farkı sorun, susacaktır.</p>
<p>Yazımı bu yaşam formunun Van depremine dair Twitter yorumlarıyla kapayacağım:</p>
<p>Doğru dürüst iki kelime yazamayan O.Ç.: “herkez vicdan insanlik zirvalior. Bunlar sacmalik ordaki bicok pkklı bizim askerlerimizi olduruyor” İnsanlık onuru F.P.: “Kan vermeye gidecektim sonra baktimki vana yolluyolarmis. Vazgectim. Asil kanimdan yararlanmasinlar&#8230;” En tatlısı S.T., deprem olduğu saatlerde: “Barbie bbqler gibiiiiim”</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/deprem-uyari-sistemi-kurduk-ama.html/" rel="bookmark" class="crp_title">DEPREM UYARI SİSTEMİ KURDUK AMA&#8230;</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/ne-nedir/edat-nedir-edatilgec-konu-anlatimi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Edat Nedir? Edat(İlgeç) Konu Anlatımı</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/ask-bir-fiber-karbondur.html/" rel="bookmark" class="crp_title">AŞK BİR FİBER KARBONDUR</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/ben-yaptimolmadi-ayse-kulinin-son-romani-uzerine.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ben Yaptım,Olmadı.. Ayşe Kulin&#8217;in Son Romanı Üzerine..</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/biz-niye-bu-haldeyiz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">BİZ NİYE BU HALDEYİZ</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/vanda-insanlarburada-insanlik.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

