<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Düşeyazanlar.Com - Kültür Sanat ve Edebiyat Portalı</title>
	<atom:link href="http://www.duseyazanlar.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.duseyazanlar.com</link>
	<description>Kültür Sanat ve Edebiyat Portalı</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Feb 2012 09:56:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Sanki Türkiye&#8217;yi Anlatıyor &#8211; Canavar</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/kitap-kultur-sanat/sanki-turkiyeyi-anlatiyor-canavar.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/kitap-kultur-sanat/sanki-turkiyeyi-anlatiyor-canavar.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 09:56:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[KİTAP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5688</guid>
		<description><![CDATA[Tam da içinde bulunduğumuz Türkiye halinin kitabı.. Suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur.. “Suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur,” dendi, hep dendi, hâlâ da denir. “Suçu kanıtlanana kadar herkes tutukludur,” diyense olmadı hiç. Oysa, ender istisnalar dışında bunun aksi hiç görülmedi, başka türlüsü bilinmedi. Sanık ya da suçlu arasındaki fark tanımsal bir farkla sınırlı kaldı ve yalnızca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tam da içinde bulunduğumuz Türkiye halinin kitabı.. Suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur..</p>
<p>“Suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur,” dendi, hep dendi, hâlâ da denir. “Suçu kanıtlanana kadar herkes tutukludur,” diyense olmadı hiç. Oysa, ender istisnalar dışında bunun aksi hiç görülmedi, başka türlüsü bilinmedi. Sanık ya da suçlu arasındaki fark tanımsal bir farkla sınırlı kaldı ve yalnızca metinlere yansıdı. Hayattaki yansımasıysa, tutukluluğun ve mahkûmiyetin, sanıklığın ve hükümlülüğün aynı şekilde yaşanmasıydı: Hapis, tecrit ve aşağılanma.<br />
Gazetelere, haber bültenlerine, uluorta anlatılanlara ve söylenenlere, algılarımızdan hafızamıza ve yüreğimize günbegün sızıp da bizi devamlı aciz bırakan tanıklıklara girmiyorum burada. Edebiyatta kalalım biz, kurgudan şaşmayalım; en azından şimdilik.<br />
2011 yılında okuduğum üç roman oldu bu konuda. Zan, suç ve hapis üzerine. İtham, tutukluluk ve ucu karanlık bir bekleyiş üzerine. Üçü de genci konu etmiş, genç okuru hedeflemişti: ‘Yalancı Şahit’ti biri, Müge İplikçi’den; ‘Suçlu’ydu diğeri, Magali Wiéner’den; ‘Canavar’dı öteki, Walter Dean Myers’tan. Ben ‘Yalancı Şahit’i okudum, o da benim canıma okudu. Ne de iyi etti ama. Ben ‘Suçlu’yu çevirdim, o da beni yoldan çevirip attı daha dar bir dört duvarın arasına. Ben ‘Canavar’ı ilk okuduğumdaysa gençler için bir edebiyat yayıncılığı olduğunu yeni yeni öğreniyordum. Başka bir hayranlık ve mutluluktu yaşadığım, başka hislerdi bir öfkenin ve mutsuzluğun doğmasını engelleyen. Sonra büyüdüm, adam oldum, ‘Canavar’ı yine aldım elime ve anladım o zaman anlamadığım şeyi: Suçlu bulunman için kanıt gerekir; ‘canavar’ olman içinse tek bir kanı yeterlidir.</p>
<p><strong>Gerçeğe tutunarak, ama ona sarılmadan </strong><br />
“Ağlamak için en uygun zaman, ışıkların kapalı olduğu ve dayak yiyen birinin yardım çığlıkları attığı gece saatleri,” diye başlıyor sözüne Steve Harmon, siyahi, genç, Amerikalı, romanın başkahramanı, işbu “canavar.” Kendisi, işlemediğini söylediği bir suçla yargılanıyor; o bir sanık. Ortada bir suç varsa, Steve’e göre bu, yanlış zamanda, yanlış yerde olmak. Bir de önyargıların hedefi bir ırka, renge ve sosyal yapıya doğmuş olmak. Süreç ise, tutuklu yargı süreci. Gergin bir bekleyiş, boğucu bir yalnızlık, sonu gelmeyen bir huzursuzluk hali ve yaşam korkusu. Yitirildikçe umudu kemiren, geri kazanılmayacağını bildiğin zaman. Uçup giden gençlik, dışarıda bırakılanlar ve seni sevenler için duyulan endişe. Ağlamak bir ihtiyaç. Ama sessizce, duyurmadan. “Burada zayıf olmak hiç iyi değil.”<br />
Bu suçlamadan alnının akıyla çıkmak, Steve’in davaya ve sürece odaklanmasına bağlı. Eğer işlemediği bir suçtan hüküm giymek istemiyorsa avukatıyla işbirliği yapmak, ona yardımcı olmak, zihnini her an açık tutmak zorunda. Ama zihin açıklığı dediğin şey başka bir işkence. Steve öyle bir yerde ki, “koşullar ne denli kötü olursa olsun kendinizi öldüremeyesiniz diye ayakkabı bağlarınızı ve kemerlerinizi alıyorlar.” Çünkü “yaşamamızı sağlamak da cezanın bir parçası.” Akli dengeyi korumak, bir diğer mesele. Ama Steve akıllıca bir yol buluyor: Tüm yaşadıklarını, hapis günlerini, yargı sürecini, hepsini bir senaryo halinde yazmak. Canlı, eşzamanlı, o anda. Gerçeklerden kopmadan, detayları kaçırmadan, sonraki adımı da olabildiğince hesaba katarak, ama bir film izler gibi. Bir kurgunun içindeymişçesine ve onu kendin yönetiyormuşçasına. Gerçeğe tutunarak, ama ona sarılmadan, teslim olmadan.</p>
<p><strong>At çamuru, hemen kurur </strong><br />
“İyi bir insan gibi görünmek istiyorum. Kendimi iyi bir insan gibi hissetmek istiyorum, çünkü öyle olduğuma inanıyorum. Oysa böyle insanlarla burada bulunurken, farklı olduğunu düşünmek çok zor.” Birini tutuklamak ve onu sindirmek o kadar kolay ki. Suçlu olsun ya da olmasın, onu suçlu hissettirdin mi, işin kolaylaşır. Hele o tutuklu, bir gençse. At çamuru gence, hemen kurur onun üstünde. Genç ya, karşı koysa ne yazar. Belertir gözlerini (ağlamıyorsa), belki basar en âlâsından bir küfür (dilini yutmadıysa korkudan), tükürür senin gibi bir sistem çarkının suratına en fazla (nefreti, korkusunu bastırmışsa), iki yumruk sallar taş çatlasa (kolları hâlâ tutuyorsa)&#8230; Ha çatlar da o taş, yarılır da orta yerinden, korkutmaz seni yine de. Ne korkacaksın ki, en fazla biraz kum çıkar içinden. Nasıl olsa sen onu tıktığında karanlığa, yalnızlığa, dışlanmışlığa; içindeki yağları vurduğun kilitlerle eritirken o hiç sönmeyen, yakıtı meçhul kaynağında; ve döndüğünde sırtını, kirli kalın enseni o gence&#8230; Eh, ağlar o. Duyurmaz sana sesini, ama ağlar göz pınarlarını kuruturcasına. Sen sadece üzerindeki lekeyi gör, çamurun lekesini. Neyi savladığı bilinmez savcı, neye hâkim olduğu bilinmez bir hâkim halleder gerisini.<br />
“Bütün bunların yalnızca bir film olmasını o kadar çok isterdim ki,” diyor Steve. İçerideyken, zan altındayken, asla işlemediğine emin olduğu bir suçla yargılanırken, ispatlanmaya çalışılan şeyin suçluluğu mu suçsuzluğu mu olduğundan emin bile değilken, bu üç kitaptaki üç genç de kuşkusuz aynı hayali kuruyor: Hepsi bir film olsa. Tatsız bir oyun, ya da&#8230; Hayata verilen geçici bir es, sabahtan açılıp akşama kapanacak bir parantez, az sonra sona erecek bir ara. Olsa olsa, kötü bir şaka. Bir de izi kalmasa ya bugünden yarına&#8230;</p>
<p><strong>Hayatının en zor evresini yazmak </strong><br />
“Özel bir hayatım olduğunu düşünüyorum,” diyor yazar Walter Dean Myers. “Bir açıdan bakınca, tüm hayatımı sevdiğim şeyi yaparak, yazarak ya da yazmayı düşünerek geçiriyor olmam tuhaf geliyor kulağa. Eğer herkes, en azından hayatının bir kısmında benim yaşadığım gibi yaşama şansını elde etseydi, dünya çok daha güzel bir yer olurdu,” diye de ekliyor. Batı Virginia eyaletinde doğmuş, ama Harlem’de yaşayan Herbert Dean adlı bir adama verilmiş küçük Walter. Bugün büyük Walter bile bilmiyor bunun nedenini. Herbert, siyahi Amerikalı, eşi Florence da Amerikan yerlisi bir Alman’mış. Walter’ı çok sevmişler. Çok sevilmiş, çok kollanmış. Mahalle kollamış onu, din de rehberlik görevini istemiş. Walter ise, yapabildiği ölçüde karşı koymuş tüm bunlara. Liseyi de bırakmış yarıda; her ne kadar söz konusu lise onu hâlâ mezunları arasında ansa da. Bırakmış bırakmasına ama, yanına almış alacağını da: Bir öğretmeni, “Ne olursa olsun, yaz,” demiş ona. Unutmamış bunu Walter. On yedi yaşına bastığı gibi orduya katılmış. Basketbolmuş tutkusu, yaptığı maçlar, <a href="http://www.radikal.com.tr/index/NBA">NBA</a> hayalleri hiç çıkmazmış aklından. Sonra, bilinmez neden, New York’ta bir inşaatta çalışmaya başlamış. O zaman kulağında yeniden çınlamış öğretmeninin sözleri. Başlamış yazmaya, özellikle de geceleri. Hayatının en zor evresi üzerine yazmaya başlamış Myers; ilkgençliği ve gençliği.</p>
<p><strong>CANAVAR<br />
Walter Dean Myers<br />
Çeviren: Bahadır Argönül<br />
ON8, 2012,<br />
172 sayfa, 11 TL.</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/ne-nedir/edat-nedir-edatilgec-konu-anlatimi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Edat Nedir? Edat(İlgeç) Konu Anlatımı</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/xxi-yuzyilin-genc-sisifosu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">XXI.Yüzyılın Genç Sisifos&#8217;u</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/ileri-demokrasimizin-kurbanlari-ferhat-ve-berna-kacimizin-umurunda.html/" rel="bookmark" class="crp_title">İleri Demokrasimizin Kurbanı Ferhat ve Berna Kaçımızın Umurunda?</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/etkinlik/gercegin-yorumu-istanbul-modernde.html/" rel="bookmark" class="crp_title">&#8220;Gerçeğin Yorumu&#8221; İstanbul Modern&#8217;de</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/iklim-bayraktar-roportaji.html/" rel="bookmark" class="crp_title">İklim BAYRAKTAR Röportajı</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/kitap-kultur-sanat/sanki-turkiyeyi-anlatiyor-canavar.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Başka Yaza Doğru &#8211; Janet Frame</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/kitap-kultur-sanat/bir-baska-yaza-dogru-janet-frame.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/kitap-kultur-sanat/bir-baska-yaza-dogru-janet-frame.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 09:52:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[KİTAP]]></category>
		<category><![CDATA[janet frame]]></category>
		<category><![CDATA[yeni çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[yeni kitaplar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5686</guid>
		<description><![CDATA[Evinde yalnız, ama yapayalnız&#8230; Küçükken kendine ait iki yer bulduğunda, tamamen kendisine ait olduklarını hissettiğinde ne kadar yalnızsa, o kadar yalnız. O zamanlar belki de bilmiyordu göçmen bir kuş olduğunu. Ama şimdi biliyor, henüz başkalarına söyleyemese bile. Kendi güneşli, havası açık, hayvanları ile çiçekleri farklı yurdunda değil gerçi, İngiltere’de: buz gibi soğuk, güneş buralara uğramıyor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evinde yalnız, ama yapayalnız&#8230; Küçükken kendine ait iki yer bulduğunda, tamamen kendisine ait olduklarını hissettiğinde ne kadar yalnızsa, o kadar yalnız. O zamanlar belki de bilmiyordu göçmen bir kuş olduğunu. Ama şimdi biliyor, henüz başkalarına söyleyemese bile. Kendi güneşli, havası açık, hayvanları ile çiçekleri farklı yurdunda değil gerçi, İngiltere’de: buz gibi soğuk, güneş buralara uğramıyor pek, sırılsıklam yağmur&#8230;<br />
Janet Frame’in 1963’te yazdığı son romanı ‘Bir Başka Yaza Doğru’nun otobiyografik kahramanı, bir yazar, Grace Cleave. Yalnızlığı tercih etmiş, Londra’da bir dairede oturuyor, “çiçek desenli kılıfları” olan bir takımı var. New Yorker’da hikâyeleri yayımlanacak ve yazar hiç sevmese de BBC ile söyleşi yapacak kadar bir şöhrete sahip. Grace, yazdığı romanın ikinci ve üçüncü bölümleri arasında sıkışıp kalmış. Kendisinin de bir göçmen kuş olduğunu fark etmiş. Tam o sırada onu tanıyan iyi niyetli ama pek de zeki olmayan bir gazeteci, İngiltere’nin kuzeyinde, ailesiyle birlikte bir hafta sonu geçirmeye davet ediyor. Karısı, babası, kendisi&#8230;<br />
Philip Thirkettle, Relham’daki ısının Londra’dakinden çok daha makul olduğunu söylüyor. Grace’i gelip de buranın keyfini çıkarmaya davet ediyor. Öylesine bir hafta sonu yolculuğu işte. Ama “eğer aklınız dilimlere bölünmüş tehlikelerle dolu dış dünyadan korunaklı gizli iç dünyaya getir götüre koşturan bir gezgin ise hiçbir şey basit değildir”. Yolculuğun zorlukları bir yana (ona özel zorluklar, çoğu) Grace’in insanlarla bir araya gelmesi, kısa süreler için bile olsa, cesaret gerektiriyor. Bu hafta sonunda da kendi geçmişine dönüyor. Başkalarının yanında hissettiği tedirginliği, şimdiki ânı hatıralarıyla harmanlayarak gidermeye çalışıyor. Philip ve karısı Anne, bazen Grace oluyor, bazen de Grace’in annesiyle babası George ve Lottie. Çocuklar da onun kendi çocukluğunu davet ediyor olsa gerek. Evet, iki de çocuk var, Philip sözünü etmeyi unutmuş. Etseydi eğer, Grace büyük ihtimalle onun davetini kabul etmezdi. Neyse ki baba yok, bir yere gitmesi gerekmiş.<br />
Çocukluk hatıraları, Janet Frame’in otobiyografisinin ilk kitabını okuyanlara aşina gelecek. Mekânın, kişiliklerin ve metinlerin sınırları birbirinin içine geçiyor. Frame’in romanı ‘The Adaptable Man’in malzemesi ise sık sık, Grace’in yarıda kalan romanına ilişkin olarak su yüzüne çıkıyor.</p>
<p><strong>Acılı bir çocukluk </strong><br />
Janet Frame, Yeni Zelandalı bir yazar. Kitaplarını okumuş olabilirsiniz. Belki de yurttaşı Jane Campion’ın onun üç otobiyografik kitabından (To the Is-Land, An Angel at My Table, The Envoy from Mirror City) ikincisinin adıyla yaptığı 1990 yapımı filmi ‘An Angel at my Table’ı görmüşsünüzdür. Filmde Janet’i aktris Kerry Fox oynuyordu. Hayatına aşina olabilirsiniz. Jane Freeman’ın hayatının çoğu yazarınkinden farklı yanı, akıl hastanelerinde geçirdiği yıllar. Öğretmenlik yaparken, teftiş gününde onun çalışmasını izlemek için müdürle birlikte gelip sınıfında oturan müfettişten, bir dakika müsaade rica edip sınıftan çıkmış. Çıkış o çıkış!<br />
Hatıralarına pek benzemeyen çok acılı bir çocukluk geçirdi. O ve kızkardeşleri, yerel gazetenin çocuk bölümüne düzenli olarak katkıda bulunur ve kendilerini Brontë kardeşlere benzetirlerdi. Janet genç yaşta şair olmaya karar vermişti. Akıl hastanesinde kendisine konan şizofreni teşhisinden çok utandığını söylüyor. Doktorlar ise, daha önceki tedavilerin yanlış olduğunu düşünerek, kendi tedavilerini sürdürdüler. Sonunda, lobotomi kararı alındı. Neyse ki Frame, yazmayı ve yazdıklarını yollamayı sürdürüyordu. Lobotomiden birkaç gün önce, seçkin bir edebi ödül kazandı. Hastane idaresi operasyonu iptal etti. Frame, bir edebiyat bursuyla Avrupa’ya gitti. İbiza’da otuz iki yaşında bekaretini Amerikalı bir şaire verdi. Andorra üzerinden Londra’ya vardı, hastaneye yatırıldı. Orada doktorlar, şizofren olmadığına karar verdiler.<br />
Bu teşhis onu utandırmış. “Bir psikoz olarak şizofreni,” diyor otobiyografisinde, “bir başarıydı, sıradan sorumluluğu hastadan alıyordu. Bir yakınımı kaybetmiş gibiydim. Utanç içindeydim.” Doktorlara göre ise, zihni rahatsızlığının sebebi, daha önceki yanlış tedaviler. Onlar kendi tedavilerini sürdürüyor ve sonunda ona çok insani bir ‘reçete’ yazıyorlar. Janet Frame, ‘normal’ topluma uymaya çalışacağına, kendini en uygun olduğu şeyi yapmaya adamalı: yazmalı.</p>
<p><strong>Frame’in dolabındaki iskeletler </strong><br />
‘Bir Başka Yaza Doğru’, onun İngiltere’deki son günlerinde yazdığı bir kitap. O sıralar, kitabı fazla şahsi bulmuş ve kendisi hayattayken yayımlanmasını istememişti. Sonra bu kitaptan cümlecikler, fikirler başka kitaplarına geçti. Aynı malzemeyi farklı şekillerde ‘To the Is-land’da da görüyoruz. Ama mesele Frame’in dolabındaki iskeletler ya da hangisinin daha doğru olduğu değil, mesele Janet Frame’in gerçekliğin muhtelif versiyonlarıyla rahatlıkla oynayan bir yazar olması. Otobiyografik nitelikte bütün kitapları toplu olarak ele alınırsa, gerçek ile hatıraların, illüzyonların ve sanatın nasıl birbirinden ayrılmaz şekilde bir araya geldiklerini de görebiliriz. Üstelik, ‘Bir Başka Yaza Doğru’ onun yaratıcı sürecini en iyi anlatan kitap.<br />
Asıl düşündürücü olan, Janet Frame’in yazarlığından çok akli durumunun tartışılması, bu yazarlık sanki o durumun bir lütfuymuş gibi davranılması&#8230; İnsanlar, Sylvia Plath’e yöneltmedikleri şüpheciliği neden ona yöneltiyor? Frame, lobotomiden kurtuluşundaki mucizeye, çocukluğunun David Copperfield’e ve Brontë kardeşlerin aynı dönemine rahmet okutacak acıları, insanlarla ilişki kurmada çektiği zorluğun bazen hazin, bazen komik oluşu bir yana; dünya edebiyatının sayılı yazarlarından biri; kendi ülkesinin belki de en büyük yazarı. ‘Bir Başka Yaza Doğru’da, Z. Ceyil Özmen’in yazara dost çevirisinin de katkısıyla, onun narin ve tedirgin ruhuna nüfuz ediyoruz. Şiirden farksız anlatımıyla naklettiği bu hafta sonunu onunla birlikte yaşıyoruz.<br />
Peki, kitabın o yaşarken basılmasını neden istememiş? Nihayetinde, açıklanan bir sır da söz konusu değil. Belki de, gazeteci Philip’in, yani Guardian’dan Geoffrey Moorhouse’un hatırınadır. Yer yer Philip ile Anne’e karşı acımasızca davrandığı söylenebilir. Bir de, ‘Bir Başka Yaza Doğru’, biyografiden de ileri bir şey olduğu için belki. Bir otobiyografiden çok daha yaşanmış sanki, daha mahrem. Ayrıca da bize, bir romanın bir biyografiyle aynı olayları anlatırken bile ne kadar daha fazla şeyi açığa vurduğunu gösteriyor ki, bunlara yazma süreci de dahil&#8230;</p>
<p><strong>BİR BAŞKA YAZA DOĞRU<br />
Janet Frame<br />
Çeviren: Z. Ceyil Özmen<br />
Yapı Kredi Yayınları<br />
2012, 212 sayfa, 14 TL.</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/odullere-karsiyimbu-benim-yasam-bicimim.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ödüllere Karşıyım,Bu Benim Yaşam Biçimim..</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/etkinlik/bet-odulleri-sahiplerini-buldu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">BET ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/siirler/unlu-sairler/asik-veysel-siirleri/ala-gozlu-benli-dilber.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ala Gözlü Benli Dilber</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/man-booker-odulu-rothun-oldu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Man Booker Ödülü Roth&#8217;un Oldu</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/kitabini-bitiren-yazar-depresyona-girer.html/" rel="bookmark" class="crp_title">KİTABINI BİTİREN YAZAR DEPRESYONA GİRER</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/kitap-kultur-sanat/bir-baska-yaza-dogru-janet-frame.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu Ülkede İşkencenin Cezası 30 TL</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/bu-ulkede-iskencenin-cezasi-30-tl.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/bu-ulkede-iskencenin-cezasi-30-tl.html/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2012 12:22:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[işkenceye ceza yok]]></category>
		<category><![CDATA[izmir karakol]]></category>
		<category><![CDATA[kadına şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[karakolda ilkence]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5682</guid>
		<description><![CDATA[İçişleri Bakanlığı müfettişleri, İzmir&#8217;de bir müzikholde gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü karakolda polisler tarafından dövülürken görüntüleri ortaya çıkan Fevziye Cengiz&#8217;i darp eden polislerle ilgili araştırmasını tamamladı.Ne yazık ki dayakçı ( işkenceci) polisler görevlerine devam edecekler. Sadece 12 ay boyunca terfi edemeyecekler.. Bırakın kadın olmasını, bir insana bir devlet memurunun dayak atması bu kadar ucuz birşey mi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>İçişleri Bakanlığı müfettişleri, İzmir&#8217;de bir müzikholde gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü karakolda polisler tarafından dövülürken görüntüleri ortaya çıkan Fevziye Cengiz&#8217;i darp eden polislerle ilgili araştırmasını tamamladı.Ne yazık ki dayakçı ( işkenceci) polisler görevlerine devam edecekler. Sadece 12 ay boyunca terfi edemeyecekler.. Bırakın kadın olmasını, bir insana bir devlet memurunun dayak atması bu kadar ucuz birşey mi, karar sizlerin..</p>
<p>Bakan İdris Naim Şahin&#8217;in, “Konak Meydanı&#8217;nda darağacı kurup asalım mı&#8221; dediği 2 polis memuru için müfettişlerin hazırladığı raporda 12 ay kıdem tenzili cezası istendiği öğrenildi. Habertürk&#8217;ün haberine göre, müfettişlerin karakol personeli için ise disiplin cezasına gerek olmadığı yönünde rapor hazırladığı belirtildi. 12 ay kıdem tenzili cezası nedeniyle polis memurları 1 yıl boyunca kıdem alamayacak, bunun kişi başı faturası aylık 30 lira olacak.<br />
<strong><br />
POLİSLER DE DAVA AÇTI</strong><br />
İzmir&#8217;in Karabağlar İlçesi&#8217;nde 17 Temmuz 2011 günü uygulama yapan polis ekipleri, bir müzikholde Fevziye Cengiz&#8217;i kimliği olmadığı iddiasıyla gözaltına alarak polis karakoluna götürdü. Burada polisler tarafından dövülen Cengiz savcılığa giderek suç duyurusunda bulundu. Polisler de savcıya gidip, Cengiz&#8217;in kendilerine mukavemette bulunduğunu belirterek şikâyetçi oldu. Polislerin şikâyeti üzerine Cengiz hakkında “kamu görevlisini yaralamak ve hakaret suçlarından 6.5 yıla kadar hapis cezası talebiyle, dayak atan polis memurları hakkında ise 1.5 yıl hapis cezası istemiyle 2 ayrı dava açıldı. Ancak Fevziye Cengiz&#8217;in avukatının yaptığı itiraz üzerine polis memurları hakkında, “tehdit, hakaret, kasten yaralama suçlarından 4 yıl 4 ay ila 5 yıl 10 ay arasında değişen hapis cezaları istemiyle de yeni dava açıldı.<br />
<strong><br />
İKİ MÜFETTİŞ GÖREVLENDİRİLDİ</strong><br />
Karakolda bulunan kameralara yansıyan ve savcılığa gönderilen feci dayağın görüntülerinin ortaya çıkmasıyla kamuoyundan büyük tepki yükseldi. Bu tepkiler üzerine İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, cumhuriyet savcılığının yürüttüğü soruşturmanın yanı sıra, polisler hakkında da disiplin soruşturması açılması için iki müfettiş görevlendirdi.</p>
<p><strong>RAPORLAR ANKARA&#8217;DA </strong><br />
İzmir’de konuyla ilgili 1 aydır araştırma yapan müfettişler, hazırladıkları raporu Ankara’ya gönderdi. Müfettişlerin, Cengiz’i dövdüğü belirlenen 2 polis memuru hakkında 12 ay kıdem tenzili cezası istediği öğrenildi. Müfettişlerin karakol personeli için ise herhangi bir ceza istemine gerek olmadığına raporlarında yer verdikleri ifade edildi. İçişleri Bakanlığı’na gönderilen raporun önümüzdeki günlerde İzmir Valiliği’ne geri gönderilerek il polis disiplin kurulunda görüşüleceği öğrenildi. Kurulun onaylamasından sonra müfettişlerin istediği 12 ay kıdem tenzili cezasının yürürlüğe gireceği belirtildi.</p>
<p><strong>KIDEM TENZİLİ CEZASI NEDİR?</strong><br />
12 ay kıdem tenzili, memurun 12 ay bulunduğu kademede ilerlememesidir. Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü’nün 7. maddesine göre, iş sahiplerini ya da herhangi bir nedenle emniyet binalarına gelen ya da getirilenleri dövenlere 12 ay kıdem tenzili cezası veriliyor. Bu polisler 1 yıl geç emekli olacak ve 12 ay boyunca yapılan zamlardan yararlanamayacak.</div>
<div></div>
<div><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>(habertürk)</strong></div>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/sirnakin-gunahi-ne.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ŞIRNAK&#8217;IN GÜNAHI NE?</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/bakan-sahino-polisleri-daragacinda-asalim-mi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Bakan Şahin:&#8221;O Polisleri Darağacında  Asalım mı?&#8221;</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/isciye-kidem-kazigi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">İŞÇİYE KIDEM KAZIĞI</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/nedim-senerin-tek-sucu-emniyetin-pisligini-aciga-cikarmak.html/" rel="bookmark" class="crp_title">NEDİM ŞENER&#8217;İN TEK SUÇU EMNİYETİN PİSLİĞİNİ AÇIĞA ÇIKARMAK !</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/cemaatler-hukuktan-daha-ustun.html/" rel="bookmark" class="crp_title">CEMAATLER HUKUKTAN DAHA ÜSTÜN!</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/bu-ulkede-iskencenin-cezasi-30-tl.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben Yaptım,Olmadı.. Ayşe Kulin&#8217;in Son Romanı Üzerine..</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/ben-yaptimolmadi-ayse-kulinin-son-romani-uzerine.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/ben-yaptimolmadi-ayse-kulinin-son-romani-uzerine.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 09:52:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR CAYMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[ayşe kulin]]></category>
		<category><![CDATA[onur caymaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5677</guid>
		<description><![CDATA[Bir kitap okudum ve hayatım değişmedi. Zaten okuduğum bu kitap yeni hayat, yeni sorular, başka yaşamalar da vaat etmiyordu. Üstelik yazar, nicedir bu vaadin çok dışında bir yerden ses veriyor okura… Ayşe Kulin, 1984’te yayımlanan Güneşe Dön Yüzünü adlı hikâye kitabından bu yana edebiyatın bilinen isimlerinden. Ardından 1996’da yeni hikâye kitabı: Foto Sabah Resimleri geliyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir kitap okudum ve hayatım değişmedi. Zaten okuduğum bu kitap yeni hayat, yeni sorular, başka yaşamalar da vaat etmiyordu. Üstelik yazar, nicedir bu vaadin çok dışında bir yerden ses veriyor okura…</p>
<p>Ayşe Kulin, 1984’te yayımlanan <strong>Güneşe Dön Yüzünü </strong>adlı hikâye kitabından bu yana edebiyatın bilinen isimlerinden. Ardından 1996’da yeni hikâye kitabı: <strong>Foto Sabah Resimleri </strong>geliyor. Yazar bu eseriyle hem Haldun Taner hem Sait Faik Öykü Ödülü alıyor. Yazdıkları, <strong>Adı Aylin</strong> ile birlikte hatırı sayılır satış rakamına ulaşıyor. Ne de olsa öykü, kimi okurun en okumadığı türdür. Edebiyat piyasalaşmaya, kitap alınıp satılmaya, yayınevi kurumsallaşmaya başladığından beri çok satan kitaplar hayatımızda. Gelgelelim gerçek edebiyat okuru bu türe pek yüz vermez. Has okur, bir kitabın kendisini yormasını, okuduğundan hareketle başka hayatlara akmayı ister. Hani Ayşe Arman, yazarla yaptığı röportajda, son kitabını <em>“cırt diye okunuyor, akıyor resmen, yormuyor,”</em> diye tanımlıyor ya; has okur için bu kötü bir şeydir.</p>
<p>Bunca lafı da bu kötü kitaba varmak için ettim: Kulin’in Gizli Anların Yolcusu adlı eşcinsel bir ilişkiyi anlatan son romanı, gerçekten yormuyor. O yüzden mesela rüyanıza da girmiyor, kahramanlarla oturup içme isteği de uyandırmıyor. Eserin adının ilk harflerine bakınca açıkça GAY kelimesi görülür; biz onu <strong><em>G</em></strong><em>ood <strong>A</strong>s <strong>Y</strong>ou </em>olarak biliyorduk.</p>
<p><a href="http://www.duseyazanlar.com/?attachment_id=1022" rel="attachment wp-att-1022"><img title="ayse1" src="http://onurcaymaz.com/wp-content/uploads/2012/01/ayse1.jpg" alt="" width="448" height="306" /></a></p>
<p>Arman, yazara <em>“heteroseksüellerin tepkisinden korkmadınız mı, sizin kemik bir okurunuz var, belki de hoşlanmayacaklar…” </em>diye sorduğunda <em>“canım bir eşcinsel romanı yazmak istedi, yazdım” </em>diye cevaplamış. Sanatçının dilediğini yapmasına karışacak değiliz fakat bu iş “canım istedi yaptım” düzeyinde mi yapılır? Bir yazarın eğer dahi değilse bilmediği dünyaları anlatacağı vakit ön çalışma yapması gerekmez mi? Yazarımız gay’leri yazarken nasıl bir yöntem izledi? Yaşam deneyimleri arasında eşcinsel ilişki var mı, soruşturup öğrenerek kayıt mı tuttu, kitaplar arasında gününü gecesine mi kattı? Arman’a söylediklerinden anlaşılıyor ki Kulin’in boş işle uğraşacak vakti yok.</p>
<p>Arman soruyor: <em>“Bir kadın size âşık oldu mu?</em>” Cevap: <em>“1970’li yıllarda İstanbul’da film çeken bir yabancı aktristin dikkatini çekmişim. Bayağı asıldı bana. Ona, <strong>bu taraklarda bezim olmadığını </strong>zor anlattım.”</em> Konuya ilişkin taraklar ve bezler düzeyindeki yanıt şaşırtıcı.</p>
<p>Bir yazar tabii ki böylesine sığ baktığı bir durumu da romanlaştırabilir fakat aynı röportajdan şu alıntı içler acısı: Arman’ın eşcinsel aşkı eksik anlatırım diye korkmadınız mı sorusuna Kulin’in cevabı: “<em>Ben erkek erkeğe olan ilişkinin çok da değişik olabileceğini sanmıyorum. Çünkü insanız hepimiz. Aynı duyguları hissediyoruz. Bir tek Barbaros’a, ‘Biri yaşlı ve daha varlıklıysa, diğeri gençse, birbirlerine ne hediyeler alabilirler?’ dedim. ‘Yaşlı olan daha pahalı hediyeler saat filan, genç olansa yumuşak ayılar – mayılar alabilir’ dedi. Bu bilgiyi ondan edindim.” </em>Gay kahramanımız Bora’nın evinin hayvanat bahçesine dönmesinin müsebbibi yazar menajeri Barbaros Altuğ demek ki… Bir ilişki biçimini bunca yüzeysele indirgeyip romanlaştırdığını söylemek Nabokov’un Karanlıkta Kahkahası’nı okumuş okurlara hoş gelmeyecektir.</p>
<p>Şu son sorunun cevabıysa <em>o taraklarda bezi olmayan </em>Kulin’in, eşcinselliğe bakışını oldukça iyi açıklıyor. Arman sormuş: “‘<em>Bora tecavüze uğradıktan sonra <strong>o yolun yolcusu olmuştu</strong>’</em> <em>diyorsunuz romanınızda. Sizce tecavüze uğramasaydı, gay olmayacak mıydı?” </em>Yazar cevaplıyor: “<em>Bilmiyorum. Bazı olaylar insanların hayatlarını değiştiriyor. Bu çocuk, o olaydan sonra bir daha toparlanamamış olabilir ya da seksi kafasına o şekilde yerleştirmiş olabilir.</em>” Seksin birileri tarafından belirlenmiş bir şekli varmış demek ki…</p>
<p><strong><em>O yolun yolcusu </em></strong>klişesinin, ortalama ahlak tarafından nasıl merhametle karşılandığı açıktır. Fakat gay’lerin bu tarz bir toplum şefkatine ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Hele ki tüm bunlar gay olmayı bir <em>doğum kontrol yöntemi </em>olarak gören Kulin’in sözleriyse.</p>
<p>Sadece romana ilişkin sorular sormak istiyorum. Diyeceksiniz ki alt tarafı bir roman, neden bu kadar üzerine düşüyorsun. Çünkü bu kitabın ilk baskısı yüz bin adet basıldı, daha da basılır. Bu ister istemez kimi insanlara sakatlanmış bir zihniyet dünyası sunuyor. Karşı cepheden ses verilmesi gereken bir durum var ortada. Lütfen romanı okuyanlar ya da yazar, şu soruları cevaplasın:<strong></strong></p>
<p>Yapıtın ana kahramanlarından İlhan Yayınevi’nin genel yayın yönetmeni İlhami ve ara ara cinsel ilişkiye girdiği ortağı Handan’ın neden roman boyunca ne tür kitaplar bastığını bir türlü anlayamıyoruz? Bu kişiler neden yemeklerinin çoğunluğunu Akmerkez HomeStore’da, Boğaz’daki lüks yerlerde yiyor? Neden bu kitapçılar, Akmerkez ve Kanyon dışında başka kitapçı bilmiyor? Neden mesela iki ortak da Booker ödüllü bir romanı okurun sıkıcı bulacağını düşünmekte? Yayıncılık, Kulin’in dünyasında hep büyük okur kitlelerinin beklentilerine göre mi yapılıyor? Neden bu iki arkadaşın yaşamında kitap ve kitaba duyulan iptilaya dair hiçbir şey yok; neredeyse bunca para kazandıkları işlerini sevmiyorlar diyebiliriz.</p>
<p>Neden İlhami romanın 143 sayfa boyunca dek hiçbir şekilde eşcinsel bir yönelim göstermezken bir gece Bora’ya delicesine âşık oluyor. Elli yıl erkek kimliğiyle yaşamış, iki çocuklu ve kadınlardan fena halde hoşlanan bir adam, nasıl aniden böyle bir değişim gösteriyor?</p>
<p>Yine bu yayınevi nasıl kazanan bir yayınevi ki İlhami metroya bindiği vakit, insanların yoksulluğuna epeyce üzülüyor. Yaşadığı ülkenin metrosundan olsun bunca kopuk bir kitapçı, pek mümkün gibi gelmiyor bana. Yoksa Ayşe Hanım sadece kendininkilere benzeyen kitaplar basan bir yayınevi mi düşündü? Üstelik İlhami’nin karısı Eda hiç çalışmadığı halde<strong> </strong>adamımız sevgilisi Bora’ya doğum günü hediyesi olarak bir Apple laptop alabiliyor; üstelik bu tuhaf ailenin bir ayağı Londra’da, sonra Amerika seyahatleri, Çin tatilleri, kızları Derya’nın İngiltere’de okuması, etmesi cabası, Bora’ya alınan evi zaten söylemiyorum; roman boyunca İlhami’nin genel yayın yönetmeninden çok kulampara bir fabrikatör olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Kızları Derya dedik, oradan gidelim. Yirmilerini süren bu kız neden İngiltere’de birkaç yıl lise eğitimi alınca Türkçesi bozuluyor da kimi kelimeleri hatırlayamaz duruma geliyor? Üstelik bir yayınevi sahibinin kızı olması sebebiyle kitaplar içinde büyümüş olmamalı mıydı? Nasıl oluyor? Dangalak mı bu kız?</p>
<p>Muhtemelen Kulin günümüz gençliğinden bihaber olduğu için bu zavallı Derya seksenlere takılı kalmış; sıklıkla babasına “babişko” diyor. Fakat İlhami’nin de ondan aşağı kalır yanı yok; birçok yerde “tam üstüne bastın” anlamına gelecek beş bin kelime bulması mümkünken “bingo” diyebilen özel bir yayıncı o. Bu babaya bu kız da “bingo” oluyor. Neden İlhami, Bora’nın e<em>vine her gidişinde, ona iyi şaraplar, delikates tadımlıklar </em>götürüyor?<em> </em>Delikates tadımlıklar şart mıdır? Yazarda sınıf bilinci olmayınca böyle oluyor işte. Şaraplar hep iyi olmak zorunda mıdır?</p>
<p>Kulin’in, anlatmak için debelendiği aşkın bir ağırlığı yok. Öyle steril ve elit ki ter yok, gözyaşı yok, iki adam bunca sevişiyor romanda, boşalan yok… Bora’nın dünyasında içten içe duyulan bir gerçek acı olsa bile bu da <em>o yolun yolcusu </em>klişesine feda edilmiş.</p>
<p>Neden Kulin’in kahramanları birbirini paranoyasız sevemiyor? Handan – İlhami, İlhami – Bora aşkı hep paranoya… Aşkta şüphe tabii ki vardır da bunun edebiyattaki yansıması için Kulin’in Proust’un Albertine Kayıp’ını okuması gerekiyor. Yoksa kimse, tatile, otele gittiklerinde, sevgilisi odaya geciktiği vakit, acaba benimki otel görevlisi genç erkekle mi yattı diye düşünmez. Buna karşın Eda’nın, kocasının bir yıl boyunca “spora gidiyorum” bahanesiyle bir erkekle yattığını sezememiş olması da Kulin karakterlerinin “çok katmanlı, karmaşık doğasına” yorulmalı. İnsan mezara girene dek ne dolaplar çevirdiği bilinemez, tamam da hiç mi şüphe duyulmaz!</p>
<p>Diyeceğim o ki; Gizli Anlar Yolcusu, 427 sayfa boyunca altını çizebileceğiniz tek satır bırakmadan bitiyor. İyi ki kapattığım kredi kartının son puan parasıyla almışım diyebilirim en fazla. Bir de Tekin Gönenç’in şiirleri var, ötesi boş laf…</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/yazarindan-imzali-eve-teslim-kitap-devri-basliyor.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Yazarından İmzalı Eve Teslim Kitap Devri Başlıyor!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kitap-ozetleri/adi-aylin-kitap-ozeti-ayse-kulin.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Adı Aylin Kitap Özeti &#8211; Ayşe Kulin</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/salyangoz-savaslari-recep-avcu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">SALYANGOZ SAVAŞLARI &#8211; RECEP AVCU</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/kurt-sinemasi-hakkinda-ilk-kitap.html/" rel="bookmark" class="crp_title">KÜRT SİNEMASI HAKKINDA İLK KİTAP</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/kitabini-bitiren-yazar-depresyona-girer.html/" rel="bookmark" class="crp_title">KİTABINI BİTİREN YAZAR DEPRESYONA GİRER</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onurcaymaz/ben-yaptimolmadi-ayse-kulinin-son-romani-uzerine.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYDIN SÖYLEMİ OLARAK &#8220;ŞEY&#8221; &#8211; GİRİŞ</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-soylemi-olarak-sey-giris.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-soylemi-olarak-sey-giris.html/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 09:29:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[ONUR GAYRETLİ]]></category>
		<category><![CDATA["şey" üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın olmak]]></category>
		<category><![CDATA[onur gayretli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5673</guid>
		<description><![CDATA[“Bu İDEOLOJİK söylemlerle bir yere varamayız…” ya da “şey”i tarih(siz)leş(tir)me üzerine kısa bir giriş Şimdi efendim “bu ideolojik söylemlerle bir yere varamayız…”  ve “çok ideolojik konuşuyorsunuz”, “ideolojik değil nesnel olmak gerekirse…”, “canım resmi ideolojinin lafları bunlar”… gibi çoğaltılabilecek versiyonları, sözde bilimsel çalışmalardan gazetelerdeki köşe yazılarına kadar hemen her yerde okumakta olduğumuz ve televizyonlardan da izlediğimiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>“Bu İDEOLOJİK söylemlerle bir yere varamayız…” ya da </strong></em><br />
<em><strong>“şey”i tarih(siz)leş(tir)me üzerine kısa bir giriş</strong></em></p>
<p>Şimdi efendim “bu ideolojik söylemlerle bir yere varamayız…”  ve “çok ideolojik konuşuyorsunuz”, “ideolojik değil nesnel olmak gerekirse…”, “canım resmi ideolojinin lafları bunlar”… gibi çoğaltılabilecek versiyonları, sözde bilimsel çalışmalardan gazetelerdeki köşe yazılarına kadar hemen her yerde okumakta olduğumuz ve televizyonlardan da izlediğimiz bildik “aydın” söylemine denk düşer. Bu ifade o kadar yalın ve sarihtir ki, sorgulanmaya değmez görünür. Herhangi bir şekilde bu ifadenin ne anlama geldiği sorgulandığı zaman ise, ifadeyi dile getirenler tarafından kendilerinden soyutlanmış bir şekilde yanıtlanmanın yanı sıra soruyu soran da yaftalanır (bu satırların yazarı da böylesi bir tehlikenin farkındadır). Bu duruma göre aslında anlatılmak istenen şey ideolojiler döneminin bittiğidir; bu nedenle tabiri caizse eski alışkanlıkları bırakmalı ve yeni “şey”ler edinmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;<br />
Yok yok endişelenmeyin burada kavramın Fransız Devrimi’yle kullanılmaya başlandığını, kavramı Antonie L. C. Destutt de Tracy’nin yarattığını ve yine Helvétus, Bacon ve Holbach’ın etkili olduğunu; kavramın anlam olarak tarihsel evrimini, Hegel ile geldiği noktayı, Marx ile yaşadığı dönüşümü vb. gibi konularla başınızı ağrıtacak değilim. Böylesi bir çalışma daha bilimsel bir karakter taşıması gerektiğinden yeri burası değildir; zaten bu tarz çalışmalar bulunmaktadır ve bence daha da yapılmalıdır. Beni ilgilendiren söylemin kendisi, ortaya çıkışı ve ardındaki gerçek (tarihsel) kavrayışı üzerindeki etkisidir. Bu anlamda temel olarak bu söylemin yarattığı “kestirip atma” anlayışı ya da “şey”i tarih(siz)leş(tir)mesi.</p>
<p>&nbsp;<br />
Sevgili okur, seni çok sıkmayacaksa söyle bir giriş yapmak isterim: İdeoloji kavramı, siyasal literatürdeki yoz kullanımından farklı olarak bir farkındalık ifade eder. Kişi, yaşadığı dönemin göreli olarak farkındadır. Bu farkındalık onun, ortak akıl ya da bazılarının kullandığı gibi sağduyudan farklı olarak eleştirel bir tavır takınmasına ve tam da bu nedenle eyleme geçebilmesine olanak verir. Senin de bildiğin gibi farkındalık, ele alınan konu neyse onun hakkındaki bilgiden ibaret değildir çünkü bu, ham bilgiye karşılık gelir. Farkındalık, tecrübî bilgiye delalet eder. Eskiler “malumat” derlerdi. Malumat, senin “şey” üzerindeki hâkimiyetin anlamına gelir bir yandan da. Bu hâkimiyet onu eleştirebilme, “kabul veya reddetme” demektir. Bu durumda da “eylem” gerçekleşmiş olur. İşte ideoloji diye tu kaka edilen şey bir anlamıyla da bireyin eyleyen/yapan/değiştiren/dönüştüren olma niteliklerini ortaya koyduğu teorik ve pratik süreçtir. Burada ideoloji olarak ele alınan “şey”in doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde durmama gerek olmadığını belirtmeme izin ver lütfen, o başka bir tartışma konusu. Bizim temel problemimiz “ideoloji” diye tabir edilen “şey”in, tarihsel gerçekliğe tekabül edip etmediğidir; yani “tarihin sonu”ndan bugün geldiğimiz noktada “aydın” söylemi olarak “nesnellik”.</p>
<p>&nbsp;<br />
Bu mecradaki diğer yazımda aydının, söylem alanı üretip bu söylem alanında sorun çözme kabiliyetini yansıttığından bahsetmiştim. Şimdi bu alanın niteliğini ele almam gerek sanırım. Bu bağlamda geldiğimiz noktayla ilgili son söyleyeceğim şeyi önce söylemek isterim; siyaset kurumu tarih kurumu üzerinde baskı kurmaktadır. Her şeyi yeniden “keşfettiğimiz” bir dönemdeyiz değil mi? Tarihe dair tüm bilgilerimizi yeniden ele almadan, sanki yaşanmamış gibi düşünüyoruz. Peki ne adına yapıyoruz bunu? Gerçekliği yeniden keşfetmek için mi? Bu gerçeklik, daha önce bildiklerimizden ne kadar farklıdır ya da farklı olmak zorunda mıdır? Kendimizi bu fark oranında mı özgürleşmiş ya da baskıdan kurtulmuş hissediyoruz? İdeoloji denen bu menem hastalık iliğimizi mi kurutuyor?</p>
<p>&nbsp;<br />
Bu soruları konjonktürel olarak ele almayı öneriyorum sayın okur. Önce nerde olduğumuzu ve neyi yaşadığımızı belirlemeyi teklif ediyorum. Bu sayede görülecektir ki aslında tarihin sürekliliği içinde buna benzer dönemler yaşanmıştır (bu tartışmanın tarihsel materyalizm açısından var olanı yeniden saptamaktan öte bir şey olmadığı notunu düşmeme izin veriniz, zira görünen o ki sermayenin el değiştirdiği bir dönemdeyiz ama sistemik bir değişimden henüz bahsetmek, Wallerstein’e sesleniyorum, mümkün gibi görünmemektedir.).<br />
Bir söylem alanını birkaç türlü inşa edebilirsiniz belki ama en etkili olanlarından biri bunu, geride bırakılacak söylemin eleştirisi üzerine yapmaktır. Örneğin Türkiye’de yeni söylem, Kemalizm eleştirisi üzerine kuruludur. Bunun en önemli nedeni iktidarın, yani mevcut toplumsal formasyonun ve karakterinin devamlılığının sağlanmasıdır. Hal böyle olunca eski ideolojiyi ortaya koyan yapının eleştirisi aslında genel planın işlevsel eleştirisine dönüşür. Somutlaştırayım; kültürel bir toplum üzerine inşa edilmesi hedeflenen Kemalist modernleşme modelinin, yine kültürel alanda eleştirilmesi bir gösterge olarak ele alınabilir (bu nedenle başbakan içerde laiklik eleştirisi yaparken dışarıda laikliğe vurgu yapabilmiştir). Burada mesele yapı değil içtihatlardır aslında. İşte bu süreci Lukács’ın kavramıyla, belki biraz farklı olarak, “şeyleştirme” olarak ele almak mümkün. İdeolojinin şeyleşmesi onu toplumsal/tarihsel bağlamından kopararak ele almayı da beraberinde getirir. Ancak bu şekilde içini yeniden doldurmanız mümkün hale gelir ki bu da aydınımıza geniş bir manevra alanı sağlar.</p>
<p>&nbsp;<br />
Tam bu noktada “aydınımız” bir kavramla daha karşımıza çıkar: nesnellik. Bununla “bakın ben belli bir düşünsel yapının belirlemeleriyle değil, tamamen bilimsel (siz “tamamen duygusal” olarak okuyabilirsiniz) kriterlere göre konuşuyorum…” girizgâhını yapar. Eeee tabii, bu kadar uzun konuşmaya gerek yoktur; “nesnel olarak” dersin olur biter. Böyle dersiniz ki, eleştireceğiniz eski ideolojiyi, herhangi bir ideolojik tahakkümle eleştirdiğiniz sonucuna varılmasın (dikkatini çekerim sayın okur, burada gizli bir propaganda karşına çıkar: ideoloji kötü bir şeydir ve nesnel olamaz!).<br />
Bana ayrılan sürenin sonuna gelirken, yazıyı içerik olarak yarım bıraktığımı ama bu konu hakkında etraflıca yazmak istediğimden ucuna dokunmakla yetindiğimi belirtmek isterim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onur Gayretli</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-olamamanin-dayanilmaz-hafifligi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Aydın Ol(ama)manın Dayanılmaz Hafifliği</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/pardon-bayan.html/" rel="bookmark" class="crp_title">PARDON BAYAN!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/bunalim-yuzyilimiz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Bunalım Yüzyılımız</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/fikret-baykali/ne-degisti.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ne Değişti?</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/odul-duzleminde-siir-erkini-yikmanin-anatomisi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ödül Düzleminde Şiir Erkini Yıkmanın Anatomisi</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/onur-gayretli/aydin-soylemi-olarak-sey-giris.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gül&#8217;ün Kartopu Keyfi ve Van&#8217;lı Depremzedeler</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/gulun-kartopu-keyfi-ve-vanli-depremzedeler.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/gulun-kartopu-keyfi-ve-vanli-depremzedeler.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2012 18:26:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Gül]]></category>
		<category><![CDATA[çadır yangınları]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[depremzedeler]]></category>
		<category><![CDATA[van depremi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5666</guid>
		<description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Abdullah Gül  kartopu oynarken çekilen fotoğraflarını facebookdaki hesabında  takipçileri ile paylaştığı zaman  aklımıza hemen Van&#8217;da kar ve soğuk ile mücadele eden depremzedeler geldi.Diyeceksiniz ki ne alaka? Bir tarafta hali vakti yerinde,gelinebilecek en büyük makama gelmiş bir kişi kar ile oynuyor ve bu fotoğrafları facebookta paylaşıyor; diğer tarafa  baktığınızda ise aynı kar  çok değil 3 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Abdullah Gül  kartopu oynarken çekilen fotoğraflarını facebookdaki hesabında  takipçileri ile paylaştığı zaman  aklımıza hemen Van&#8217;da kar ve soğuk ile mücadele eden depremzedeler geldi.Diyeceksiniz ki ne alaka?</p>
<p>Bir tarafta hali vakti yerinde,gelinebilecek en büyük makama gelmiş bir kişi kar ile oynuyor ve bu fotoğrafları facebookta paylaşıyor; diğer tarafa  baktığınızda ise aynı kar  çok değil 3 ay önce ilgileneceğiz,onları kışın koynuna bırakmayacağız dediğiniz depremzedelerin bir kabusu haline geliyor.</p>
<p>Üç ay önce tv ekranlarına çıkıp yardım gösterisi  yapan zengin burjuvalarımız şu dakika soğuktan çadırlarında titreyen  depremzedeleri düşünmüyor olabilirler, ancak bu ülkede bu yeryüzünde hala  mazlumları sonsuza kadar düşünecek olan insanlar var.</p>
<p>Trilyonları banka hesaplarında mışıl mışıl uyurken  depremzedelere olan üzüntülerini dile getiren ikyüzlülere inanacak kadar geri bir zekamız yoktur.Orduevleri, güneydeki oteller boş boş dururken oradaki depremzedeleri bu kış kıyametinde çadırlara mahkum eden devlet mekanizmasına da inanacak kadar geri zekamız yoktur ve hiç olmayacaktır.</p>
<p>Şu ana kadar Van&#8217;daki depremzede çadırlarında elektrikli soba yüzünden 127 çadır yandı ve dün 4 yaşındaki bir çocuğun ölümü ile ölü sayısı 11 oldu.</p>
<p>Ve aynı adaletsizliğe karşı cumhurbaşkanının İstanbul Üniversitesi&#8217;ne konferansa geldiği bir gün  üniversiteye cebinde yumurta olduğu gerekçesiyle alınmayan üniversite öğrencisi  cebinden çıkan her bir yumurta için 44 ay ceza istemi ile yargılanıyor,şu an hapiste.</p>
<p>Sadece hatırlatmak istedik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>DÜŞEYAZANLAR</strong></em></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/simdi-de-allah-yazili-yumurta.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Şimdi de &#8220;Allah&#8221; Yazılı Yumurta</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/orhan-pamuku-savunacagimiz-aklimiza-gelmezdi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Orhan Pamuk&#8217;u Savunacağımız Aklımıza Gelmezdi..</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/aslolan-insandir-bu-cumhuriyette-devlet-degil.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ASLOLAN İNSANDIR BU CUMHURİYETTE, DEVLET DEĞİL..!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/turkiyede-universite-yok.html/" rel="bookmark" class="crp_title">TÜRKİYE&#8217;DE ÜNİVERSİTE YOK !</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/rabbi-yuru-ya-kulum-demis.html/" rel="bookmark" class="crp_title">RABBİ  YÜRÜ YA KULUM DEMİŞ !</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/gulun-kartopu-keyfi-ve-vanli-depremzedeler.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KIRMIZI KURŞUN KALEM &#8211; DAVA İZLENİMLERİ</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/kirmizi-kursun-kalem-dava-izlenimleri.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/kirmizi-kursun-kalem-dava-izlenimleri.html/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 09:52:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSMAİL SÜRÜCÜOĞLU]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce suçu]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Bayraktar]]></category>
		<category><![CDATA[ismail sürücüoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ismail sürücüoğlu kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[ODATV]]></category>
		<category><![CDATA[OdaTv davası]]></category>
		<category><![CDATA[Odatv mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[yazar ismail sürücüoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5660</guid>
		<description><![CDATA[Bugün   Odatv  davasının 10.celsesi için arkadaşlarımızı yalnız bırakmamak  amacıyla   yine erkenden mahkeme  yollarını tuttuk. Hava çok soğuk ve kar sanki   noel  babanın çenesinde yaşıyormuşuz gibi her tarafı kaplamış durumda. Sizlerin de hiç olmazsa bir defa   mahkeme günleri  gazeteci arkadaşlarımızın ve yakınlarının salonda  neler yaşadığını görmenizi isterim.Bunları ileride torunlarımız yazacağı için sizler de tarihe canlı tanıklık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün   Odatv  davasının 10.celsesi için arkadaşlarımızı yalnız bırakmamak  amacıyla   yine erkenden mahkeme  yollarını tuttuk. Hava çok soğuk ve kar sanki   noel  babanın çenesinde yaşıyormuşuz gibi her tarafı kaplamış durumda.</p>
<p>Sizlerin de hiç olmazsa bir defa   mahkeme günleri  gazeteci arkadaşlarımızın ve yakınlarının salonda  neler yaşadığını görmenizi isterim.Bunları ileride torunlarımız yazacağı için sizler de tarihe canlı tanıklık edin istiyorum.Karar  beklenirken  dışarıdaki   sanık yakınlarının  mahkeme kapısına nasıl yapıştığını  görünce  acıyla dolu bir tebessüm  hapsediyor sizi.. Oturum aralarında Ahmet Şık’ın dünyalar tatlısı  çocuğuna  sarılıp  onu bağrına basması   ya da Nedim Şener’in  çocuğunun  karnesini babasına uzatıp   “baba bak karne aldım hepsi pekiyi”  demesi  vicdan sahibi  olan bizleri derinden etkiliyor..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23 Ocak’taki  duruşmada  zaman  yetmemesi sebebiyle   savunmasına başlayamayan arkadaşım İklim Kaleli’nin  savunması ile başladı bugünkü oturum.Ancak İklim savunmasına henüz başlamamış iken  hakim bey hepimizi şaşırtan bir ara karar vererek   İklim’in   gergin  halini,ilaç kullanmasını ve diğer arkadaşlarının onunla konuşmamasının   yarattığı  stresi  gerekçe göstererek   İklim savunma yaparken diğer sanıkların   dışarı çıkarılmasını istedi.Haliyle bu karara  sanık avukatları sert tepki gösterdiler.İklim’de  bu kararı sanki kendi istemiş gibi lanse ederler diye önceleri tedirgin oldu ancak daha sonra hakim üzerine basa basa   İklim’in ya da avukatının böyle bir talebi olmadığını    mahkeme  heyetinin  ceza kanunundaki   yetkisini kullanarak böyle bir karar verdiğini belirtti.</p>
<p>On ay kadar önce  tüm medyanın  sağıyla soluyla  ağız birliği etmişcesine  üzerine geldiği  İklim  Bayraktar   bu süreçte  neler yaşadığını,  nasıl  bir lince maruz kaldığını detaylıca anlattı.  Mahkeme salonunda  arkadaşım İklim’in savunmasını  dinlerken  dinleyici sıralarından    hala önyargılar ve partizanlık ile  İklim’i  kötüleyen  homurdanmalar ve kısık   yorumlar   duymak  beni çok üzdü.Ayrıca  bu önyargıları   kendilerine  solcu diyen  insanların yapması  üzüntümü  kat kat arttırdı.Mesela İklim,Deniz Baykal’ın  taciz olayını   telefonda  Barış Pehlivan’a  haber  yapmaması  için nasıl rica ettiğini  anlattığı sırada  dinleyici sıralarından  bir solcu  bayan  kendi kendine  homurdanıyordu : “ o  bir  haberdir,tabi ki haber yapacak!”  Ben şimdi o bayana sormak istiyorum, velev ki İklim  bu taciz iddiasını  kendi ortaya  atsaydı , yani  şimdiki gibi bu olay telefon tapelerinden değil de  bizzat İklim’in   ya da Odatv’nin haberiyle  ortaya  atılsaydı  İklim’in  ve Odatv’nin üzerine nasıl gelineceğini  düşündü mü o bayan? Bir kadın için  böylesine  önemli bir figür tarafından   böylesine  ahlaksız bir  tacize maruz kalmanın  yarattığı travmayı, tam  bir buçuk ay  tüm medya kuruluşlarında tam sayfa  manşet haberler eşliğinde  aşağılanmayı bir  kadın olarak kendisi  kaldırabilir miydi acaba? İklim savunmasında  “ben  iyi kötü bir gazeteciyim “ dediği her seferde  dinleyiciler arasında bazı kişiler homurdanıyordu. Çünkü  bu insanlara göre sadece  kendi soylu arkadaşları  gazeteci olabilir, sana bana gazeteci olmayı, yakıştırmazlar,seni içlerine almazlar..İklim’in  gazeteciliğini  seversin sevmezsin  ama  yıllarca muhabilik yapmış, haberler yazmış bir gazetecidir.</p>
<p>Çok babacan,esprili bir  mahkeme   heyeti  başkanımız  var. Sanki  hakim değil  Hulusi Kentmen gibi.Ancak  sağ gösterirken  sol vurmasını çok iyi biliyor.Dava boyunca güler yüzlü  fakat karar sırasında sert.Hatta vicdansız..Tabi ki vicdansız olacak o  adalet dağıtan birisi olarak duygularına ve vicdanına yenilemez. Fakat gelinen noktada  gerek sanıkların savunmalarından  gerekse de avukatların müthiş  savunmalarından ve gerekse de 4 ayrı bilim kurumundan alınan  bilirkişi raporları göz önüne alındığında bu  davada  bir örgütten söz etmek için akıl sağlığını yitirmiş olmak gerekiyor.Mahkeme heyetine  aşâ  akılsız diyemeyiz ancak  bizlerden çook  değişik  bir düşünme yöntemleri  olduğuna  ve Einstein gibi bir beyinleri olduğuna şüphemiz kalmamıştır.</p>
<p>Uğur Mumcu  gibi bir araştırmacı gazeteci  neden yetiştiremiyoruz diye hepimiz birbirimize soruyoruz.Cevabı çok açık ve nettir.Uğur  Mumcu’nun tırnağı olabilecek  bir Nedim filizlendi.Hrant Dink  suikastinin  bir örgüt (derin değil bizatihi devlet) tarafından yapıldığını bundan iki yıl önce yazdı ve kendisi  bu suikasti en çok  deşen gazetecidir.Bugün gelinen noktada Nedim içerde  ama Hrant’ı  öldüren  düşünce ve failleri  serbest..</p>
<p>Bakın ne dedi Nedim  23 Ocak 2012 tarihli mahkeme savunmasında :  <strong> “ Özer Yılmaz kimdir bilir misiniz hakim bey? Hrant Dink’i tehdit eden, Bedrettin Dalan’a  ‘yakalanacaksın kaç’ diye haber uçuran  kişidir.Ama bu kişinin  ne Ergenekon’dan ne de Hrant davasından ifadesi bile alınmadı.Ve bu adam şu anda  MİT  İzmir Şube temsilcisi.. “</strong></p>
<p>Savcı Bey  iddianamede    Mehmet Haberal’ın babası ölünce bunu  Odatv’de haber yapan Mümtaz İdil’i  (ki Mümtaz Bey Mehmet Bey ile ahbaplığı olduğunu çocukluk arkadaşı olduklarını izah etmişti) : <em>“diğer Ergenekon davasından tutuklu bulunan bir sanığı suçsuz göstermeye teşebbüs”  ile suçluyor. Nerede kaldı  masumiyet karinesi? Daha mahkeme  karar vermeden savcı bey  çoktan hüküm vermiş Haberal hakkında.</em>. Evet işte bu ve bunun gibi  hukuk  katliamı örnekleri  canımızı acıtmakla beraber yarınlara olan inancımızı zedeliyor.</p>
<p>Haber  yapmak dışında suçları olmayan ve asla beraat değil tutuksuz yargılanmak isteyen bu arkadaşlarımızın  maruz kaldıkları olay  bir hukuk lincine dönmüş vaziyettedir.Bu insanlar  hangi delili karartacaklar?  Karartmak isteseler duruşma aralarında ya da görüş günleri yakınlarına söylerler   yok ederler  diğer delilleri, bu kadar basittir bu. Hal böyle iken ve tüm duruşma Tübitak heyetinin   virüslü dökümanlar ile ilgili vereceği  karara  odaklanmış iken bu gazetecilerin hala tutuklu yargılanmaları züldür..</p>
<p>Geçenlerde Üsküdar’daki evimden çıkmış ve Üsküdar Adliyesi’nin önünden yürüyerek geçiyor iken adliyenin karşısındaki  büfede  oturan Eşber Yağmurdereli’yi gördüm.Sabah saat 10 suları  idi.Hemen yanına gittim. Yanında asistanı vardı.Oturup sohbet ettik.Hayrola neden adliyedesiniz yine dedim. Eşber ağabeyin hakkında açılan bir dava varmış,onun için gelmişler..Yine dava yine düşünce suçu.. Ömrü mapushane damlarında geçen  gerçek bir aydın ve sosyalist Eşber ağabey yanından ayrılırken  adliye binasını işaret ederek bana şunu söyledi : “bizim meskenimiz burasıdır oğlum”   Eşber Yağmurdereli gibi bir ömrü  adliyelerde ,mapushanelerde   geçmiş buraları mesken tutmak zorunda bırakılmış  birisinin ardından yenileri geliyor diye üzüldüm  bugünkü duruşmada.</p>
<p>Bakın Nedim Şener’in avukatı  bugünkü  duruşmada  savunmasının bir yerinde  manidar bir örnek verdi : <strong>” Hakim Bey, ben sizlerden yaşlıyım.1972 yılının  sıkıyönetim zamanları..O zamanlar genç bir hukukçu idim. 1972  yılında 12 Mart faşizminin kırbacı ile inleyen Türkiye’de Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı ‘Devrim’ isimli gazetesine  komunist örgüt kurmak suçundan ( cmk 141) dava açılmak istendi.Ancak sıkıyönetim mahkemesi  “yazmak,haber yapmak örgüt demek değildir” gerekçesiyle davayı reddetti,dava açılamadı. Evet dava açılamadı sayın hakim,iddia ediyorum 1972 yılının sıkıyönetim  mahkemeleri  2012’nin  demokrat(!)  Türk mahkemelerinden  daha ileridedir ! “</strong></p>
<p>Soner Yalçın’ın  bugünkü  duruşmada verdiği bir örnekle  yazıyı bitirelim : <em><strong>“ Bu ülkede  öğrencilerinin sınav kağıtlarını kırmızı kurşun kalemle  okuduğu için komunistlik suçlamasından  üniversiteden atılıp hakkında dava açılan Behice Boran’ları  bildikten sonra  yaptığı  gazetecilik  yüzünden tutuklu bulunan bizlerin haline  şaşanlara şaşıyorum !&#8221;</strong></em></p>
<p>Daha ne söyleyebiliriz ki? Arkadaşlarımıza sabır dilemekten başka elimizden  bir şey gelmiyor.Bir tiyatro izliyoruz;komik,acı ve  saçma bir tiyatro..Oyundan çok sıkıldık bitse de gitsek diye bekliyoruz..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>27/01/2012</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/bu-yazi-iklim-bayraktara-ajan-diyenlere.html/" rel="bookmark" class="crp_title">BU YAZI İKLİM BAYRAKTAR&#8217;A AJAN DİYENLERE!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/nedim-senerin-tek-sucu-emniyetin-pisligini-aciga-cikarmak.html/" rel="bookmark" class="crp_title">NEDİM ŞENER&#8217;İN TEK SUÇU EMNİYETİN PİSLİĞİNİ AÇIĞA ÇIKARMAK !</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/cezayi-pesinhukuku-taksitle-vermektesiniz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">CEZAYI PEŞİN,HUKUKU TAKSİTLE VERMEKTESİNİZ!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/cihaner-bu-bir-cinayettir.html/" rel="bookmark" class="crp_title">CİHANER : BU BİR CİNAYETTİR!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/oznesi-kim-ya-da-kimler-olursa-olsun-su-anki-yuklem-fasizmdir.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ÖZNESİ  KİM YA DA KİMLER OLURSA OLSUN ŞU ANKİ YÜKLEM FAŞİZMDİR</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/ismail-surucuoglu/kirmizi-kursun-kalem-dava-izlenimleri.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Altan&#8217;a Sahip Çıkmak</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/mehmet-altana-sahip-cikmak.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/mehmet-altana-sahip-cikmak.html/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Jan 2012 20:43:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin2</dc:creator>
				<category><![CDATA[GÜNCEL]]></category>
		<category><![CDATA[basın özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet altan]]></category>
		<category><![CDATA[star]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5656</guid>
		<description><![CDATA[Fikirleri sebebiyle çalıştığı gazetenin yönetimi tarafından görevine son verilen Mehmet Altan&#8217;ı  sevebilirsiniz,sevmeyebilirsiniz. Ancak fikirleri yüzünden bir gazetecinin bu şekilde işsiz bırakılması düşünce özgürlüğünün hala yerinde saydığının bir örneğidir.Bu şartlar altında Mehmet Altan&#8217;a sahip çıkmak sol düşüncenin gereğidir kanısındayız. İşine son verilmesinin ardından Mehmet Altan ile yapılan bir röportajı sizlere aktarmak istedik. Gazeteci-Yazar Mehmet Altan, hükümetin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>Fikirleri sebebiyle çalıştığı gazetenin yönetimi tarafından görevine son verilen Mehmet Altan&#8217;ı  sevebilirsiniz,sevmeyebilirsiniz. Ancak fikirleri yüzünden bir gazetecinin bu şekilde işsiz bırakılması düşünce özgürlüğünün hala yerinde saydığının bir örneğidir.Bu şartlar altında Mehmet Altan&#8217;a sahip çıkmak sol düşüncenin gereğidir kanısındayız.</div>
<div></div>
<div>İşine son verilmesinin ardından Mehmet Altan ile yapılan bir röportajı sizlere aktarmak istedik.</div>
<div></div>
<div>Gazeteci-Yazar Mehmet Altan, hükümetin “müthiş bir biat kültürü ile sadece övgü ve alkış” istediğini belirtirken, Kürt sorunu konusunda ise “Din, ırk, mezhep üzerinden oyalıyor siyaset” dedi. Altan, “Çünkü rejimi değiştirmeye yönelik bir siyaset yok” eleştirisini yaptı.</p>
<p>Star Gazetesi&#8217;ndeki haftalık yazılarının sayısı 7&#8242;den 5&#8242;e düşürülen Mehmet Altan&#8217;ın, ANF&#8217;ye verdiği röportajdan sonra işine son verildi. Star Gazetesi yönetimi Altan&#8217;dan, &#8220;Amacım maksadımı aştı&#8221; şeklinde yazı yazmasını istedi. Yazmayı reddedince, işten çıkartıldı.</p>
<p>Bu noktaya gelinceye kadar Star Gazetesi&#8217;nde nasıl bir sonuç yaşandı? Liberal aydınlardan AKP&#8217;ye karşı yükselen eleştiriler ne anlama geliyor? Medya Uludere&#8217;de neden sustu? AKP yeni sivil ve demokratik bir anayasa yapabilecek mi? Altan Etkin Haber Ajansı’ndan Arzu Demir’e konuştu.<br />
<strong><br />
Star Gazetesi&#8217;nde yazılarınıza son verildi. Bu noktaya gelinceye kadar nasıl bir süreç yaşandı?</strong><br />
Gerçekten de bu bir süreçti. Orada işler çok tatlı gitmiyordu. Okur ya da medya bunları çok yakından izlemediği için kimi ayrıntıları da görmüyor. Ama hepsi arşivlerde var. Yazımın üstündeki &#8220;başyazı&#8221; ibaresi yeni mizanpajda kaldırıldı. Üstelik bana hiç söylenmedi. Birgün web sitesindeki yerimin değiştiğini gördüm. Gazetenin arşivlerine girilip bakıldığında yazılarımın anonslarının nasıl konulduğu da bir başka örnektir. Bir başka gün ilan nedeniyle yazılarımın 7&#8242;den 5&#8242;e ineceği söylendi. Aynı zamanda o gruba ait televizyona 3-4 yıldır çıkmıyorum. Bunları çok önemsemiyordum ama nereye, ne konuşacağım söz konusu edilince, işler çığrından çıktı. Nereye, nasıl konuşacağım konusunda bugüne kadar, askeri dönemlerde dahi görmediğim bir cüret, haddini aşan bir uslüp söz konusu oldu. Çünkü nihayetinde ben ilk yazısını 1968 yılında çok genç yaşta yayınlanmış, 30 yıllık hocalık yapan biriyim. Kime, nasıl konuşacağımı, en azından bu işi diğerlerinden daha fazla yapmam sebebiyle bilirim. O nedenle bu nezaketsizlik, bu uslüp ve bu hoyratlık işlerin sürdürülemeyeceğini çok net ve somut bir işaretiydi.</p>
<p><strong>ANF&#8217;ye verdiğiniz röportajın bu süreci hızlandırdığını düşünüyor musunuz?</strong><br />
O röportaj, resmi sitem olan mehmetaltan.com&#8217;da duruyor. Benim nereye konuşacağımı, ne söyleyeceğimi başkası tayin edecekse yanmışız.</p>
<p><strong>Röportajdan dolayı özür dilemeniz ya da benzeri bir şey istendi mi sizden?<br />
</strong>O röportajdan dolayı, &#8220;maksadımı aşan şeyleri söyledim&#8221; şeklinde bir şey yazmam istendi.<br />
<strong><br />
&#8216;BUGÜNKÜ SİYASİ YAPI 12 EYLÜL VESAYESİTİNİN PARÇASI&#8217;<br />
</strong><br />
<strong>İfade ettiğiniz şekilde mi söylendi?</strong><br />
Maalesef. Bu cümle sonradan ifade edildi, ancak bana söylenen, böyle bir açıklama yapmamdı. Bu dehşet verici bir şey. Gazetenin içindeki bu özensizlik, hoyratlık yetmiyormuş gibi, &#8220;Ne söylediğini, nereye konuştuğunu bilmez. Ama tashih ettiririz&#8221; anlayışı var. Bu nezaketsizlik, hoyratlık, özensizlik &#8211; en kibar deyimiyle söylüyorum- işin nereye geldiğini gösteriyor.</p>
<p>O röportajda sadece &#8220;askeri vesayet yok, siyasi vesayet de var&#8221; dedim. Çünkü bugünkü siyaset kurumunu 12 Eylül oluşturmuştur. Siyasi yapı, 12 Eylül vesayetinin bir parçasıdır. Siyasetçilerin ihtiyacı olanları konuşuyoruz ama toplumumuzun ihtiyacı olanları konuşmuyoruz. Bugün siyasi olarak var olan bütün partilerin varlıkları 12 Eylül hukukuna bağlıdır. 12 Eylül hukuku siyasi partiler yasasını oluşturmuş, seçim yine 12 Eylül&#8217;ün seçim yasasına göredir. Meclis iç tüzüğü ve seçim barajı da öyledir. 12 Eylül zihniyetini ve siyaset kurumunu oluşturan zihniyeti değiştirmeden siyasi vesayet ortadan kalkmaz. Bir kere parti içi demokrasi, çoğulculuk yok. Oradan nasıl bir çoğulculuğu topluma çıkartacaksınız. O nedenle tek adamlar dönemi, üç dört partinin liderleri üzerinden bir rejim oluşuyor. Bu beyanatımı da açıkladım. Bunun da altını çizeyim.<br />
<strong><br />
&#8216;ELEŞTİREMEDİĞİN ADAMI ÖVMEYE DALKAVUKLUK DENİR&#8217;</p>
<p>Medyayı da konuşmak istiyoruz sizinle. Uludere Katliamı&#8217;nı medya neden görmedi?</strong><br />
Bu yeni dönemde yazılamayanlar yavaş yavaş bir liste oluşturmaya başladı. Uludere, şike, maaşların geçirilme uslubu, aynı zamanda Deniz Feneri. Bütün mesele bizim arzu ettiğimiz çoğulcu bir toplum. Onun kuralı da evrensel düzeyde hukukun ilkelerinin belirlemesi. Siz Siyasetin çıkarlarına göre hareket etmeye başladığınız vakit orada özgürlük kalmıyor. Muazzam bir biyat. Mesele şimdi ne? Siz geldiniz benimle konuşuyorsunuz. Neden? Çünkü ben şu anda işsizim. Peki ne yapıyorum ben? Bir ömür yaptığım gibi yazı yazıp, yazıyı gazeteye gönderiyordum. Gazeteye de gitmiyordum. Geri kalmış ülke sen işini çok özenli yapmaya çalışırken, senin başına iş gelmesidir. Normalde bin yıldır ne söylüyorsam, aynı istikamette günlük olayları yorumlayan ve o ilkeler üstünden hareket eden birisiyim. Ama o benim başıma çeşitli şekillerde işler getirmeye sebep oluyorsa, o geri kalmış bir ülkedir zaten. Ben herhangi bilinmeyen, genç, yeni çıkmış birisi değilim. 35 kitabım var, yüz yıldır bu işi yapıyorum, ilkelerim var, ilkeler üstünden hayata bakışım belli. Uludere meselesinde de aynı ilkeler üzerinden bakıyorum. Dersim&#8217;de özür dilendiği vakit Başbakan&#8217;ı çok alkışlarım ama bir aydır Uludere&#8217;de ne oluyor, ne bitiyor bunun üstü örtülü kalıyorsa, bunu da eleştiririm, bu çok doğal. Ama siyaset yedikçe iştahı artan bir canavar gibi eleştiriden nefret ediyor, müthiş bir biat kültürü ile sadece övgü ve alkış istiyor. Aynı zamanda da Türkiye öyle bir geleneğe sahip ki! Birisini eleştiremiyorsan övme, eleştiremediğin adamı övmeye dalkavukluk denir çünkü.</p>
<p><strong>&#8216;TÜRKİYE&#8217;DE SİSTEM DEĞİŞMİYOR&#8217;</p>
<p>İşlerin bu noktaya geleceğini tahmin ediyor muydunuz?</strong><br />
Burası Türkiye. Gelmezse değişir dönüşür. Niye bir türlü dönüşemiyor. Turgut bey zamanında hepimizin alkışladığı, heyecanlandığı, Türkiye&#8217;nin bir daha geri dönmeyeceğini düşündüğümüz çok önemli hamleler oldu. Sonra 28 Şubat ile karşılaştık. Burada, sistem değişmiyor. Siyaset kendi ikbalini, kendi egosunu, kendi çıkarını, kendi siyasi iktidarda kalma meselesini her şeyin önünde telakki ediyor ve bütün siyasetini buna göre yapıyor. Yani, değişim siyaseti noktasına Türkiye gelmedi. Ne demek değişim siyaseti? İspanya&#8217;da çok güzel bir örneği var;Suárez. Franco faşizminden ülkeyi devraldı, 5 yılda AB üyesi yaptı ve siyaseti bıraktı. Siyaset meslek haline geldiği vakit, ilke kayboluyor ve devlet seni esir alıyor. Siyaset meslek haline gelmemeli. Değişimi gerçekleştirmeye yönelik bir araç olarak algılanmalı. Çünkü siyasetten para kazanmaya başlayanlar sınıf da atlıyorlar.</p>
<p>Kendi mesleklerinde bulamadıkları olağanüstü imkanları siyasette bulmaya başladıklarında bir daha siyasetten ayrılmıyorlar ve bir ömür orada kalma arzusu depreşiyor. Ve halk siyasetçi zümresini ve üstelik bugünkü yapısı itibariyle 12 Eylül&#8217;ün bir cüzü, bir parçası olan siyasi sistemi değerlendirmiyor. Siyasetçinin saraydaki duruşunu ve siyasetin saraya girme çabasıyla yapıldığını gözden kaçırdığı zaman neden 12 Eylül&#8217;ün oluşturduğu siyaset düzeninin değişmediğini de anlamak mümkün değil.</p>
<p><strong>Son dönemde &#8216;Yetmez Ama Evet&#8217;çilerin itirazları eleştirileri yükseldi. Neden şimdi?<br />
</strong>Şimdi burada bir mesele var, bunu da aşmak mümkün değil. Ben 1993&#8242;de 2. Cumhuriyet&#8217;teydim. Yani bu Cumhuriyetin demokratikleşmesi, Kemalizm yerine demokrasinin oluşması. İlkelerin üstünden hayata bakan biriyim. Ak Parti o ilkelere yakın durduğu zaman desteklerim, o ilkelerden uzaklaştığı zaman desteğimi çekerim. Biz herhangi bir partiye endeksli olarak varlığı sürdüren insanlar değiliz ki!</p>
<p><strong>Bu sorumu sadece sizin üzerinizden sormuyorum. Genel olarak liberal aydınlarda eleştiriler geliyor&#8230;</strong><br />
Türkiye değişsin istiyoruz. Birisi değişime yaklaştığı vakit de&#8230;<br />
<strong><br />
AKP&#8217;nin tutumu sizde hayal kırıklığı yarattı mı?</strong><br />
Hayalkırıklığı ne yaratacak!<br />
<strong><br />
Ancak beklentiniz karşılanmadı&#8230;</strong><br />
Tabi. Toplumsal gelişme böyle bir şey. Çok büyük imkan vardı yapılamadı. O anlamda hayıflanma nedeni ama siyasetçi, siyaset denilen bir şey var.</p>
<p><strong>&#8216;AKP devletleşti ya da devlet AKP&#8217;lileşti&#8217; yorumları da yapılıyor. Siz ne diyorsunuz bu konuda?<br />
</strong>Devlet kavramını algılamak önemli bir şey. Devlet kilit noktadaki bir takım insanların siyasetçiye iktidara yakın ya da uzak olmasına göre şekillenecek bir şey değil. Devlet ele geçirildiği anda devlet olmaktan çıkar. devlet ele geçirilemeyecek bir hukuksal yaşayan organizmadır, herkese eşit mesafededir. Genelkurmay, istihbarat bana yakın ya da uzak diyerek devlet anlayışını darlaştırıp, sığlaştırdığın vakit hiçbir şeyi kontrol edemezsin. Çünkü kontrol etmeye çalıştığın şey; zaten kontrol edilemez bir şey. Peki ne kontrol edecek devleti? Evrensel temel hukuk kuralları kontrol edecek. Zaten devleti yönetmek bir yere ayar vermek değil, bu toplumun temel hak ve özgürlüklerini sağlamaktır.</p>
<p><strong>&#8216;STATÜKOLAŞMAYA DOĞRU GİDİYOR&#8217;</p>
<p>AKP&#8217;yi bugünkü siyasetiyle nasıl bir kavrama oturtuyorsunuz?</strong><br />
Muhafazakarlaşmayla demokratikleşme dengesini tutturamayan, ilk baştaki dönüşümcü rejim tarafından &#8220;tü kaka&#8221; ilan edilen, muhalif duruşunu yitirmeye başlayan ve insanlar üzerinden devlete hakim olduğunu düşünen, cami- kışla rövanşını aşamamış, muhafazakarlaşma ile demokratikleşme dengesini kaçırmış, ileriye doğru reformcu bir noktaya değil, statükolaşmaya doğru çok hızlı bir şekilde hareket eden bir parti olarak görüyorum.<br />
<strong><br />
&#8216;EN ÖNEMLİ YASA ŞİKE YASASI MI?&#8217;</p>
<p>Bir yazınızda benim özlediğim Türkiye bu değil diye belirtmiştiniz.</strong><br />
Evet. Örneğin Uludere. 30 gün oldu. Şike Yasası. Toplumun vicdanının kabul edileceği bir şey mi? Kürtlerin alfesinin serbest bırakılması, Alevilerin cemevleri, Rumların ruhban okulları sorunu bekleyip duruyor. En önemlisi 12 Eylül Anayasası duruyor. Şimdi en önemli mesele şike yasası mı? Şikeyi yasalaştırarak meşrulaştırmak mı? Niye her şeyden önce bu? Bu zaten büyük bir kırılma gösteriyor. Arkasından Hrant Dink&#8217;in mahkemesinin sonucu. Denktaş&#8217;ın ölümünü bahane edip özel harbe yapılan güzelleme. Bunların bizi iyi bir yere götürmeyeceğini çığlık çığlığa bağırıyorum ama bunun karşılığı bir şekilde başka türlü geliyor.</p>
<p><strong>Yeni Anayasa tartışmaları yapılıyor. Bu tartışmalardan sivil ve demokratik bir anaya çıkar mı?</strong><br />
Siyasi Partiler Yasası&#8217;nı konuşmadan Anayasa&#8217;yı konuşmak toplumu oyalamak anlamına geliyor. Kim değişterecek bu anayasayı? Siyaset kurumu. Siyaset kurumunu oluşturan ne; 12 Eylül. 12 Eylül&#8217;ün yasalarına göre oluşmuş bir siyaset kurumunun 12 Eylül anayasını değiştirmesi mümkün mü? Madem bu kadar değişiklik arzusu var, neden çok basit değişiklikler yapılmıyor. YAŞ&#8217;ta oturma düzeni değişiyor. Önemli ama YAŞ&#8217;ı da değiştirmek lazım. Yüksek Askeri Şura Yasası&#8217;nın devam ettiği yerde oturma düzeninin değişmesi propanganda vesilesi. Geriye dönüş olacak diye korkuyorum. Yani rövanşist davranırsan, demokrasiye götürmezsen, bunun da rövanşı gelir.<br />
<strong><br />
&#8216;ÖZAL DÖNEMİNDE DE SİSTEM DEĞİŞMEDİ&#8217;</p>
<p>Kürt meselesini de konuşalım&#8230;</strong><br />
Kürt meselesi. Din, ırk, mezhep üzerinden oyalıyor siyaset. 2010 yılında AİHM&#8217;de en çok mahkum olmuş ülkeyiz. Hukuk konuşmadığı, siyaset hukuku dönüştürmediği vakit -devletin yapısı mevzuat noktasında radikal bir şekilde değişmediği vakit- Türkiye&#8217;nin sorunları aşılamaz. Aynı mevzuat duruyor. Turgut Özal dönemininde zaten en büyük eksikliği bu oldu. Sistem değişmedi. Değişen ne? Bir takım adımlar atılıyor. Bunları olumlu buluyoruz. Ama sonunda ne oluyor? İşte Hrant Dink cinayetinden çıka çıka &#8220;örgüt yoktur&#8221; fikri çıkıyor. Uludere&#8217;de çocukları F-16 füzeleri parçalıyor ve 30 gündür sonucunu öğrenemiyoruz. Şike her şeyden ağır basıyor. Parlamento en fazla onlara kulak kabartıyor. Çünkü rejimi değiştirmeye yönelik bir siyaset yok.</p>
<p><strong>&#8216;BU CUMHURİYETİN VATANDAŞI YOK&#8217;</p>
<p>Siyasi ve iktisadi liberalizm kitlelere çözüm olabilecek mi?</strong><br />
Siyasi ve iktisadi liberalizm dediğimiz şey; insanı devletten daha öncelikli sayan bir anlayış. Türkiye, ne sosyalizm, ne Marksizm ne de liberalizm üretti. Bu toplumdaki en derin düşünce milliyetçilik. Kürt meselesi ile ilgili soruda uzatmamak için girmedim. Siyaset nereden oy alıyor? Din, ırk, mezhep deyince oy alıyorsun. Bunun üzerinden siyaset Türkiye&#8217;nin bölünmesine ve Kürt sorununun çözülememesine neden oluyor. Bunu Kürt ve Türk siyaseti için söylüyorum. Mesele burada nedir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti&#8217;nin Kürtlerin de vatandaşı olacak büyük bir değişeme uğraması. Bu bir hukuksal devrimdir. Bu cumhuriyetin vatandaşı yok. Hukuk kavgası üzerinden ifade edilmiyor, ırk ve din üstünden bir kavga olarak ifade ediliyor. Çünkü ırk ve din kavgası oy getiriyor. Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri çözüldüğü vakit, zaten demokratik bir cumhuriyete dönüşmüş olacak. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin Kürtlerin de devleti olması. Ama bundan nemalananlar buna karşı. &#8220;Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı&#8221; diye bir şey olur mu? Aynı zamanda bu kavga yönetme kavgası.</p>
<p><strong>Az önceki soruya dönersek&#8230;<br />
</strong>Liberalizm, &#8220;İnsan herşeyden önemlidir&#8221; der. Havel, Çek Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı&#8217;yken, &#8220;İnsanlar sınırlardan önemlidir&#8221; dedi. Bu yeni asrın en önemli anlayış sloganıdır. İkinci en önemli konu; beni kimin yönettiği değil, nasıl yönettiğidir. Her kesimin siyasetçisi, tek şey konuşuyor: Kim yönetecek? Benim derdim kimin yöneteceği kavgası değil. Onun için siyasetçinin aleti olmam. Tek hedefim var; yönetilenlerin yaşam kalitesi, standardı. Yönetilenler ne olacak? İkitelli&#8217;de kapalı arabayla işe götürülürken ölen 8 kadın, Afşin-Elbistan&#8217;da cesetleri toprak olan madenciler, Van&#8217;dan İstanbul&#8217;a getirilirken yanan mahkumlar, gelir dağılımında en alttaki kesimler, Türkiye&#8217;de bölgesel adaletsizlik, kadın-erkek eşitsizliği. İnsan üzerinden hayata bakmanın egemenliği. Liberalizm dediğiniz şey; insanı kutsamaktır. Bunu eleştirenlerin tek bir hedefi var, devlet ve yönetme arzusu.</div>
<div></div>
<div><strong><br />
</strong></div>
<p><strong>(etha)</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/hrantin-kani-ellerinizde-sayin-atalay.html/" rel="bookmark" class="crp_title">HRANT&#8217;IN KANI ELLERİNİZDE SAYIN ATALAY!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/aslolan-insandir-bu-cumhuriyette-devlet-degil.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ASLOLAN İNSANDIR BU CUMHURİYETTE, DEVLET DEĞİL..!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/denizler-kurudu-mu-yoksa-okyanusa-mi-karisti-iste-butun-mesele-bu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">&#8220;DENİZ&#8221;LER KURUDU MU YOKSA OKYANUSA MI KARIŞTI? İŞTE BÜTÜN MESELE BU!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/mustafa-kemalin-yurekli-cocuguyla-roportaj.html/" rel="bookmark" class="crp_title">MUSTAFA KEMAL&#8217;İN YÜREKLİ ÇOCUĞUYLA RÖPORTAJ</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/ragip-zarakolu-yazdi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Ragıp Zarakolu Yazdı..</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/mehmet-altana-sahip-cikmak.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HARİÇTEN MASALLAR</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/sevda-eger/haricten-masallar.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/sevda-eger/haricten-masallar.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 21:26:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EROL KARA</dc:creator>
				<category><![CDATA[SEVDA EĞER]]></category>
		<category><![CDATA[hariçten]]></category>
		<category><![CDATA[hariçten masallar]]></category>
		<category><![CDATA[köşe yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[sevda eğer]]></category>
		<category><![CDATA[sevda eğer yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5651</guid>
		<description><![CDATA[Evvel zaman, ahir evren, dünya alem içinde… Bir var imiş bir yok imiş… Dört direk üstünde yedi kat yer yedi kat gök bir umman arasında, yetmiş iki millete dağlardan, denizlerden bir Araf biçilmiş… Evvel zaman, kalbur saman içinde âdemoğlunun Araf’ına nail ‘anarşik’ derler, nevi şahsına münhasır bir fani yaşarmış… ‘Gel’ derler gider, ‘git’ derler bakar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evvel zaman, ahir evren, dünya alem içinde… Bir var imiş bir yok imiş… Dört direk üstünde yedi kat yer yedi kat gök bir umman arasında, yetmiş iki millete dağlardan, denizlerden bir Araf biçilmiş…<br />
Evvel zaman, kalbur saman içinde âdemoğlunun Araf’ına nail ‘anarşik’ derler, nevi şahsına münhasır bir fani yaşarmış…</p>
<p>‘Gel’ derler gider, ‘git’ derler bakar kendi davulunu çalar, kendi başına baş, kendi bildiğine alim bir inat olmasından gelirmiş malum mahlas ki, sevmese de benimsemiş Nietzsche’nin hatırına‘anarşik’ namını&#8230;</p>
<p>Seveni pek sever, sevmeyeni ki bunların yarısı bile sevenlerinin dört katının yedi fazlasının kendisiyle çarpımı kadardır, iyimser bir tabirle ‘neffffret’ edermiş. Eh tabii el kadar eksik eteği başıboş bırakırsan olacağı buymuş, ya anarşik yahut yollu. Bu nalet babasına çekmiş. Aynı bokun soyu… Yine de umut yok değilmiş, bir evlense kocası herif bu anarşiğe dünyanın kaç bucak olduğunu gösterirmiş aslında ama öyle bir dümbelek hani, nerdeymiş?</p>
<p>Mahalleli semtin bitlisinden evladını sakınır gibi, bizim veletten çocuklarını köşe bucak kaçıra dursun kavgalı, gürültülü, disiplinli, yol yol şikayet pusulalarıyla bezeli tahsil hayatı anarşiğimizi liseden mezun etmiş.</p>
<p>Başından geçen gözaltı, işkence ve mahpusluk ‘hain’ damgalı babanın kaybettiği zamanı geri getiremezmiş! Ancak iyi bir eğitim sağlayarak hayatta kaybedeceği muhtemel zamanı en aza indirir miyiz düşüncesi, veledimizin kendini şehrin en iyi dershanesinde bulmasına sebep olmuş. Gelin görün ki bir şehrin en iyi dershanesi, hatta bütün şehirlerin en iyi dershanesi daima cemaatin mihmandarlığında vücut bulurmuş. Değilse binadan içeri girer girmez genzi yakan o gülsuyu aroması, daha birinci kata kondurulan mescit, kantinde tespih çekerek dua eden on beş onaltılık çocuklar, kütüphane diye çevrilen ‘gülistanda’ Ömer Seyfettin, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve olacak iş değil Adnan Oktar’dan başka kitap bulunmaması ve tüm sohbet boyunca tek bir kere bile gözüne bakmayan 700 kişilik dershanenin ikinci erkeği neyin emaresiymiş…! Birinci erkek kantindeki atmış beşlik ihtiyar olabilirmiş ve bu bizim anarşiğin sıralamasıymış, isterse müdür muavinin kendini birinci sıraya koymasında veledimizce bir beis yokmuş.</p>
<p>Tabii tahmin olduğu üzere bizim prensip müptelası, dediğim dedik, aksi, nalet kahramanımız konuşma boyunca bizimkinin arkasında bir yere, sanki fersah fersah uzak ufuklara, dalıp giden muavine azgına geleni, aklından geçeni, hatta geçmesi muhtemel olanları da sonraya bırakmamacasına sayıp dökmüş ve envai şikayet ve protesto tehditlerini de savurmayı ihmal etmeden bildik nutkunu atıp soluğu evde almış.</p>
<p>Hain damgalı baba, güzel anne ve veledimizden bir gram feyiz almadan popüler kültür içerisinde duygusuz, tepkisiz, farkındalıktan uzak, memleketi altlarından çekseler haberleri olmayacak, pop müzik, futbol ve abuk sabuk TV programı afyonuyla mel mel bakan kardeşlerin önünde sanki beş bin –yok yok- beş yüz bin kişilik kalabalığın önünde savaş öncesi son gaz konuşmasını yapan mağrur komutan gibi tüm gördüklerini, görmediklerini ve görmesi muhtemel sakıncaları, dehşeti, vahşeti, kabusu nefes almadan sayıp dökmüş veledimiz. Ne çare ki sabahın köründe çantasını sırtlayıp aynı dershanenin yolunu tutanda bizimkinden başkası değilmiş.</p>
<p>Haydi peşinat için babayı krediye mecbur etmek neyseymiş de, üstüne tonla senet imzalatmanın alemi neymiş? Ancak bu bir mağlubiyet değilmiş. Hayır efendim savaş şimdi başlıyormuş. Halk evlerinde, derneklerde hemfikirlerinle telakki dünyanın en kolay işiymiş. Onu babası da yapmış, ama er meydanı dedikleri yer, tam da böyle bir yermiş. Düşmanı ininde gafil avlamak, içerden çökertmek… Bir Truva atı da bizimki oluvereymiş. Yoksa bu biraz misyonerlik mantalitesiyle mi benzeşmiş! Aman neyse, demek ilk devrim burada kısmetmiş! Hem zaten ne demişti o meşhur komünist: devrime giden her yol mubahmış! Eh haydi o vakit, yürüsünmüş devrim neferi, kim tutarmış…!</p>
<p>Devrim neferimiz daha önce devlet dairelerine, okullara başörtüsünü çıkararak girenlerle karşılaşmış ancak, sokaktan baş açık gelip dershane girişinde tesettüre gireni burada görmüş! Bu durumu daha sonra düşünüp arkadaşlarla sosyal-psikolojik boyutunu tartışmak üzere bir kenara bırakıp, bir gün önce -muhtemelen karşısındakinin anlamadığı bir dilde- havasını attığı odaya girmiş. Muavin, biraz memnuniyetsiz, biraz mağrur anarşik dostumuzu sınav olacağı salona postalamış. Sınıf ayrımı daha birinci dakikadan veledin dimağına mıh gibi çakılmış.</p>
<p>Harem selam dershanede beklediği üzere tek bir erkek öğrenci veya öğretmenle karşılaşmamış. Hemcinsleriyle geçim konusunda –başarısız lafını kabul etmiyor- deneyimsiz dostumuz kısacık kırmızı saçları, yırtık bahçıvanı, tek kulağında taşıdığı birkaç küpesi, bileklerindeki hasırlar, ipler, parmaklarının takılabilecek her yerinde envai yüzükler ve Enternasyonel III kitabından taşan Aydınlık Dergisiyle; mevcut atmosfere cenaze evine türkü söyleyerek gelen zilzurna sarhoş bir pavyon kaçkını ne kadar uyum sağlarsa o kadar uyum sağlamış… Tevekkeli değil, tüm sınıfın öğretmenle beraber dostumuza burun büküp göz devirmesi bu uyumlu halin su götürmez emaresiymiş.</p>
<p>Kimseye selam sabah etmeden en arkadaki tek boş sıraya –sanki başka alternatifi varmış gibi- tüneyip bitmez tükenmez sınavlardan birine daha kendini hapsetmiş. Ne çare ki aradan iki hafta geçmesine rağmen bizimki dershanenin kapısından bile geçmemiş!</p>
<p>Öyle ya! Ortalık ‘savaşa hayır’ mitingleriyle inlerken, bir anarşikin yeri dava yoldaşlarının kendini paraladığı meydanlardan başka bir yer olacak değilmiş! Dershane için, bu hippi kılıklıdan beklenmeyecek şekilde sınav notunun iyi gelmesi veledimizi hedef öğrenci haline getirmiş ve hemen önlerindeki alanda gerçekleşen mitinge girip bizimkini rica minnet kursa geri getirmelerine kadar iş çığırından çıkmış.</p>
<p>Haftalar aylar birbiri ardına geçerken veledimizin –o buna muhalif diyor- densiz, üst urupsuz, provakatif kışkırtmalarına rağmen herkes huyuna gitmiş. Bir keresinde kurumun kütüphane sorumlusu olması bile teklif edilmiş hatta! Alınmasını istediği kitapları söylemesi yeterliymiş. Ancak bütün bu naif tavırlar bizimkinde heyecan namına bir şey bırakmamış zira, tamamen teslim olmuş bir kalabalığa karşı, her ne kadar tamamen kendi çıkarlarını güttükleri aşikar da olsa, insanda mücadele şevki, hırsı, enerjisi ve daha bilmem neleri kalmazmış. Peki bu bir yenilgimiymiş! Bilakis, duymamış olsunmuş!</p>
<p>Bunlarla baş etmenin yolu bir üniversiteye kapak atmakla mümkünmüş. Evet, öğrenci hareketi dediğin mesele tam da bunların bir numaralı belalısıymış. Oradakiler liseli gençlere benzeyecek değilmiş. Lisedeki arkadaşlarından bilirmiş ki bir çoğu henüz ergenliğe girmiş, kişilik bunalımını atlatamamış, ne olacağına karar verememiş, idealleri ve ideolojisi oturmamış, evde ebeveyn okulda müdür baskısından illallah etmiş melankoliklerden ibaretmiş.</p>
<p>Ama üniversite… Hem de hain damgalı babanın duvardan diplomasını indirip, yerine kurşunlarla delik deşik binanın resmini sol omzu sızlayarak astığı yer… Bu masal tam orda devam edermiş…</p>
<p>(sürecek…)</p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/omerin-maceralari-goksu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ÖMER&#8217;İN MACERALARI: GÖKSU</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/omerin-maceralari-ugultu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ÖMER&#8217;İN MACERALARI: UĞULTU</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kitap-ozetleri/yuregimi-sana-biraktim-kitap-ozeti-necdet-ekici.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Yüreğimi Sana Bıraktım Kitap Özeti &#8211; Necdet EKİCİ</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/sizden-gelenler/bosluk.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Boşluk</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/turk-basininin-fasizmle-imtihani-bir-basin-kurulusu-sabahin-6sinda-neden-basilir.html/" rel="bookmark" class="crp_title">TÜRK BASINININ FAŞİZMLE İMTİHANI! BİR BASIN KURULUŞU SABAHIN 6&#8242;SINDA NEDEN BASILIR?</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/kose-yazilari/sevda-eger/haricten-masallar.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşadığı Kültürün Yarattığı Bir Değer &#8211; Yaşar Kemal</title>
		<link>http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/yasadigi-kulturun-yarattigi-bir-deger-yasar-kemal.html/</link>
		<comments>http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/yasadigi-kulturun-yarattigi-bir-deger-yasar-kemal.html/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 19:56:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>EROL KARA</dc:creator>
				<category><![CDATA[EDİTORÜN SEÇTİKLERİ]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet şefoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahmet şefoğlu yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[yaşar kemal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.duseyazanlar.com/?p=5645</guid>
		<description><![CDATA[Dünyamızı bin bir çiçekli bahçeye benzeten, bu değerin kirlenmesine, zorbalığın ve şiddetin egemenliğine karşı barışçı çözümler için çaba sarf eden yazarların en önde gelenidir Yaşar Kemal. Çok kültürlülüğün dünyanın neresinde olursa olsun kayıtsız şartsız korunmasından yana olan Yaşar Kemal, dünya edebiyatının da en önemli değerlerinden birisidir. Peki, dünya edebiyatı için bu kadar önemli bir edebiyatçıya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyamızı bin bir çiçekli bahçeye benzeten, bu değerin kirlenmesine, zorbalığın ve şiddetin egemenliğine karşı barışçı çözümler için çaba sarf eden yazarların en önde gelenidir Yaşar Kemal. Çok kültürlülüğün dünyanın neresinde olursa olsun kayıtsız şartsız korunmasından yana olan Yaşar Kemal, dünya edebiyatının da en önemli değerlerinden birisidir.</p>
<p>Peki, dünya edebiyatı için bu kadar önemli bir edebiyatçıya bizler gereken değeri veriyor muyuz? Yazdıkları üzerinde yeterince duruyor muyuz? Eserlerini verdiği dönemde ya da şimdi, böyle büyük bir edebiyat duayenini tam olarak tam olarak anlayabildik mi? Beğenmediğimiz Batı’da büyük yaratıcılar için sayısız ve inceleme kitapları, makaleler yayınlanırken, hiç düşündük mü dünya edebiyatı için önemli olan bir yazarın bizdeki kaynakları bir avuçtur?</p>
<p>Yaşar Kemal’in kendi roman anlayışını sürekli olarak açıklama nedenlerinden biriside, yazdıklarının üstüne yapılan yorumların azlığından kaynaklanıyor elbette…</p>
<p>Yaşar Kemal’in romancılığında ne beğendiği yazarların etkisi vardır ne de dünya edebiyatının büyük rüzgarını solumuştur. Romancılığı tamamen yaşadığı kültürün yarattığı bir değerdir. Bu bağlamda Yaşar Kemal, dünya edebiyatı için mihenk taşı sayılan Cervantes, Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Stendhal vb. gibi kendine özgü anlatımlarını kurmuş isimler arasındadır.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Yaşar Kemal’in Romancılığında Doğa ve İnsanın Önemi</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>Yaşar Kemal yaylaların sözlüğü</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Ki sen doğadansın çiçekçedir</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Anadilin</em></p>
<p style="text-align: right;"><em><strong>- Ceyhun Atuf Kansu</strong></em></p>
<p>              Bir yazarın anlatım dünyasını; dili kullanma gücü, imgelemi, hayata bakış açısı belirler. Yaşar Kemal ise bu iki ana konuda yoğunlaşmıştır. Bunlar, doğa ve insandır. Bunu kendisi de şu sözleriyle doğrulamıştır: “<em>Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine: Halk ve doğa</em>.”</p>
<p>Yaşar Kemal’in bütün yapıtlarında bu iki güç hakimdir. Buda romanlarındaki anlatımı daha gerçekçi ve etkileyici kılmaktadır. Yapıtlarında doğa gerçeğiyle, insan gerçeği birbiriyle örtüşüp, yazınsal gerçekliğe dönüşmüştür. Doğa insanlaştırılmış, insanda doğanın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.</p>
<p>Doğa kimi durumda dost, kiminde de düşman olarak çıkar karşımıza. Mesela ‘Ortadirek’te doğa, insanlara acı çektirmekten zevk alan bir kişiyi andırmaktadır. Kimi zamanda dost yüzünü gösterir. Anlatım içimize sımsıcak işleyiverir. Sesler, devinimler, renkler ve kokular beş duyumuza birden yayılıverir. Öyle ki, dilin ve doğanın içinde buluveririz kendimizi.</p>
<p>Yaşar Kemal’in doğayı sarıp sarmalayan anlatı dünyasında renklerin ve kokuların yeri ayrıdır. Renklerin imgelenmesinden bazı örnekler: “gökyüzü açıktan bir mavi”, “<em>kara, yanardöner arılar</em>”, “<em>som ışığa batmış kırmızı lekeler</em>”, “aydınlık, koygun sarı yağmur” Kokuların imgelenmesinden bazı örnekler: “çürümüş ot kokusu”, “ıslak toprak kokusu”, “bozkır kokusu” bu örneklemelerden bazılarıdır. Kısacası Yaşar Kemal, renk yaratma, kokuları algılama ve imge oluşturma ustasıdır.</p>
<p>Yaşar Kemal’in yazınsal dünyasında, doğa ve insan ön plandadır demiştik. Bu öyle ki, romanlarına verdiği isimlerde bile açıkça görülmektedir. Bunlar, halkın gündelik dilinde kullandığı deyimlerden oluşmaktadır. Bu dünyanın içerisinde, anlatımına bizdenlik kazandıran en önemli özellik halk birikimini çağcıllığında arındırıp yeni boyutlar kazandırmasının büyük payı vardır.</p>
<p>Yaşar Kemal’de betimleme işlevseldir. Öykülemesi, kişilerin iç ve dış dünyasını yansıtmaya dönük bir anlatım biçimidir. Dolayısıyla Yaşar Kemal, bir betimleme üstadıdır da diyebiliriz. Bu da doğadaki varlıkların ve insanın bütün özelliklerini derinden tanımasından gelir. Kendisi de bunu dile getirmiştir:</p>
<p>“ … Çok arı, böcek, kurbağa, yılan, kaplumbağa, bukalemun gördüm. Bu hayvanların her biri doğayı kendine özgü biçimde yaşıyordu. Bu açıdan insanlar da bu hayvanlardan farklı değil… Görünüşte aynı büyüklükte, aynı renkte her böceğin, her yaprağın, her çiçeğin, her kelebeğin bir kişiliği vardı. Bir uğur böceğini alıyor – romanlarımda çok vardır – günlerce bakıyor ve onu öteki böceklerden ayıran şeyi bulmaya çalışıyor ve sonunda buluyordum. Her çiçeğin, her yaratığın bir özelliği vardı. Bu buluşu yazarlık mesleğimde hep korumak istedim.”</p>
<p>İnsandan yola çıkarak, doğayı ve toplumu anlatmak Yaşar Kemal’de temel bakış açısıdır. Her anlatısında doğa ve insan muhakkak vardır. Bu sebeple Yaşar Kemal’i belirli bir akım içerisine sokamayız. Eğer sokmaya kalkarsak eksikli kalır. Ama illaki bir niteleme yapılacaksa doğa ve insanın yeniden yaratıcısıdır diyebiliriz.</p>
<p>Yaşar Kemal, bir romancı olarak kendi dünyasını çok iyi yaratmış bir yazardır. Kökleri bu topraklarda bitmiş bir anlatı ustasıdır.</p>
<p>Epik Anlatı Ustalığı&#8230;</p>
<p>Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1998), Karıncanın Su İçtiği (2000), Tanyeri Horozları (2002); Yaşar Kemal’in dörtleme olarak düşündüğü serinin ilk üç kitabı… Bu üç kitapta da dostluk, dayanışma ve kardeşlik atmosferini solusak da, buna tamamen aldanmamak lazım. Yaşar Kemal, ‘Halkların Kardeşliği’ temasına takılıp kalmayacak kadar, yaşadığı coğrafyayı çok iyi tanıyan bir yazar. Bir söyleşisinde de şöyle diyor:</p>
<p>“İnsanoğlu niçin bu kadar kendine düşman, dünyadaki bütün güzelliklere, kayan yıldızlara, tepeden tırnağa çiçek açan güzelim dünyanın her şeyine, menekşenin kokusuna, güllerin rengine, kuşların ötüşüne, cerenlerin sıçrayışlarına, her gün binlercesini, milyonlarcasını gördüğümüz ışığa niçin bu kadar düşman şu insanoğlu, acaba ölümlü olduğunu bildiğinden mi?”</p>
<p>Romancılığında tarih bilincini çok iyi bilen yazar, kardeşlik duygusuna vurgu yaparken elbette düşmanlığın hüküm sürdüğü zamanı da bizlere unutturmuyor. Bu coğrafyada ezilenle ezenin kolayca yer değiştirebildiğini bu anlatılarda kolaylıkla görebiliyoruz.</p>
<p>Bu dörtlemenin ilk üç serisinde, bireyin oluşum sürecini, çatışmalar ve yenilgiler sonucunda olgunlaşmasını, toplumla bütünleşmesini ve uyum sağlamasını çok iyi bir dille gözler önüne serilmektedir. Romanlardaki birçok karakterde bunlara bağlı olarak bütün insani özellikleriyle karşımızda canlanıvermektedir.</p>
<p>Yaşar Kemal, bir bakıma çok iyi bir epik anlatı ustasıdır. Cümleleri bitmek tükenmek bilmez bir kaynaktan beslenir gibidir. Bunları hünerlerini göstermek için asla yapmaz. Sadece ama sadece tasvir eder. Aslında Yaşar Kemal’de tasvir hikayenin kendisidir. Onda doğa insansız, insan doğasız asla tasvir edilemez. Romanlarını oluştururken asla acele etmez. Sınırsız zamanı varmışçasına ayrıntılara girerek, tekrarlarla, diyaloglarla çoğaltır. Epik anlatımın ruhunu yakalar. Aşağıda vermiş olduğum alıntılar bunları açıklar niteliktedir.</p>
<p>“İçinde bir sevinç koptu, hafifledi, tüy gibi oldu. Düşler, renkler, çocukluğu, görmediği Kafkas dağları, Binboğalar, Binboğaların ak mermerler gibi, kar gibi turuncu çizgili, kayalıklarının altında çıkan, su yerine ışık kaynayan pınarları, kayalıkların üstünde dönen, kiminde de kanatlarını hiç kıpırdatmadan, göğsünü esen yele veren kırmızı kartalları. Onlar ne öyle zır kızıl, ne öyle mor kızıldı! Parlatılmış bakır kırmızısından daha koyu, kırmızıyla mor arası bir kırmızıydı”</p>
<p>“Sarı çiçeklerin yöresinde düşü katmerledi, zenginleşti. Ak bir bulut indi üstüne, bir gün vurdu karşı dağların yamacına. Ölüm korkunçtu, ormanlar top gülleleri düştükçe yanıyor, esen sert yelin önüne düşmüş, bütün orman yangının önüne düşmüş inliyor, çığlık çığlığa, binlerce bebek ağlar gibi. Gülleler akıyor gökyüzünden turuncu… Arka arkaya. Yarası kanıyor, barut kokuyor bütün yöre.”</p>
<p><strong>Köy Edebiyatı Gerçeğine Farklı Bir Soluk</strong></p>
<p>Cumhuriyet’le birlikte, aydınların ve yazarların Anadolu insanına ilgisi artmıştı. 1950’li yıllara kadar süren bu merakta kırsalın ruhu hep dışarıdan anlatıldı. Bu yıllardan sonra edebiyatımıza köy gerçeğine içeriden bakan farklı bir anlayış gelmiştir. Bu olgu, Köy Enstitülerinden yetişen yeni yazarlarımızla birlikte romanlarımızda önemli bir dönüşüm yaratmıştır. Köy yaşamını etkileyici anlatabilmek için, o topraklarda doğup büyümek ve yakından tanımak, okuyucuyu daha da gerçek bir dünyanın içine sokmuştur.</p>
<p>Edebiyatımızda köy gerçeğine içeriden bakmanın faydaları kadar ilerleyen zamanlarda zararları da görülmeye başlamıştır. Bir müddet sonra bu tarz, kendini sürekli tekrarlayan bir edebiyat anlayışına doğru kaymaya başladı. Giderek daha da klişelere indirgendiği görüldü. Yazılanlar birbirine benzemeye ve aynılaşmaya başladı. Süreç tıkanıklığa uğradı. Bu da edebiyat sanatı için önemli bir tehlike teşkil etmeye başladı.</p>
<p>Yaşar Kemal’in romanları işte tam bu noktada yeni açılımlarıyla edebiyatımıza farklı boyutlar kazandırmaya başladı. Yaşar Kemal, klişelerden kaçarak, sadece egemenler ve köylüler arasındaki toplumsal çelişkileri anlatmaz. Adaletsizliği, zulmü derinlemesiyle aktarırken, köy insanının bilinçaltını, düşlerini, dünya ve hayat anlayışını ürettiği mitoslar üzerinden kurgular. Köy insanına derinlik kazandırdığı, canlı ve yaşayan bireyler olarak aktardığı için, köy romanlarında alışılmışın dışına çıkabilmiştir.</p>
<p>Yaşar Kemal’in özgün üslubu, anlatımına güç katan bir diğer öğedir. Köy insanını sahici kılabilmek için, dilin ses, söyleyiş ve ritmiyle anlatısını gerçekleştirir. Geleneksel sese, destan üslubuna, kendi üslubunu da katmayı başarmıştır. Uzun lafın kısası, Yaşar Kemal, kendi özgün sesiyle yaratıcılığın doruğunda ürünler vermiştir.</p>
<p>Son Söz</p>
<p>Sonuç olarak Yaşar Kemal, anlatımında alışılmış kalıplara itibar etmez. Anlatımını tamamıyla geleneğe hapsetmez. Gelenekle modern anlatım yollarını buluşturur. Yaşar Kemal, ‘epik’ bir yazar olarak hakikati anlatırken, anlatımına farklı bir şekil verir ve yepyeni bir roman olarak bizlere sunar.</p>
<p>Kuşkusuz, Türk Edebiyatı’nda ‘büyük romancı’ sıfatını en çok hak eden yazarlardan birisidir Yaşar Kemal.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>23.01.2012</strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong>KONYA/Ereğli</strong></p>
<div id="crp_related"><h3>Benzer Yazılar :</h3><ul><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/orhan-kemalin-72-kogusu-almancaya-cevrildi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ORHAN KEMAL&#8217;İN 72. KOĞUŞ&#8217;U ALMANCA&#8217;YA  ÇEVRİLDİ</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/turk-edebiyati-40-dile-cevrildi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">Türk Edebiyatı 40 Dile Çevrildi</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/yarismalar/orhan-kemal-2010-oyku-odulu.html/" rel="bookmark" class="crp_title">ORHAN KEMAL 2010 ÖYKÜ ÖDÜLÜ</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/guncel/dirilis-salon-bulamadi.html/" rel="bookmark" class="crp_title">&#8220;Diriliş&#8221; Salon Bulamadı!</a></li><li><a href="http://www.duseyazanlar.com/kultur-sanat/edebiyat/livaneli-siyasetten-kopuk-edebiyat-olmaz.html/" rel="bookmark" class="crp_title">LİVANELİ: &#8220;SİYASETTEN KOPUK EDEBİYAT OLMAZ&#8221;</a></li></ul></div>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.duseyazanlar.com/editorun-sectikleri/yasadigi-kulturun-yarattigi-bir-deger-yasar-kemal.html/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

