- SPONSOR REKLAMLAR -
Güneş yavaş yavaş kaybolurken Gümüldür’deki yazlık çadır kampını günün yorgunluğu ve akşam yemeği telaşı teslim almıştı.Kampın hemen girişindeki mavi çadırda kalan Adnan Bey serbest meslek erbabıdır.İki kızından biri evlenmiş diğeri ise üniversiteye gitmektedir.Karısı ve üniversiteye giden kızı Meltem ile on beş günlüğüne çadır kampına gelmişler..Kampın bir diğer misafiri ise noter emeklisi Timur Bey ve ailesidir.Aylık geliri değişen insanların yıllardır adet haline getirerek kurdukları bir kamptır burası..Çadırlar dört kişiliktir, ha bir de sinekler için kontenjan ayrılmıştır. Sabah on gibi hayat başlar, on ikiye doğru denize gidilir,altıya doğru çadırlara dönerek biraz kestirilir, yedi gibi akşam yemeği telaşı ve nihayet dokuz gibi merkezdeki disko ve cafelere gider gençler..
O gün güneş batmaya yakın şekerden daha tatlı gelen akşamüstü şekerlemesi için tatilcilerin pek çoğu çadırlarında uykuya çekilmişlerdi. Adnan Bey’in kızı Meltem ise kafasını kurcalayan onlarca sorunun belirsizliği içinde sahile yürüyüşe çıkmıştı.Neydi bu onlarca sorun, kendisi de bilmiyordu,belki en çok da bu bilinmezlik mutsuz ediyordu onu.Tatillerini bile beraber yaptıkları babasının ortağı Timur Bey’in oğlu Tayfun ile sözlüydü Meltem.Sevgi ve aşk kavramından bihaber olduğu ilk ergenlik dönemlerinde anne ve babasının öğütleri ile yakınlaşmıştı Tayfunla.Tayfun’un da yakın ilgisi hoşuna gitmişti. Hem Tayfun’dan iyisini mi bulacaktı? Yüksek lisansını yapmakta olan,maddi kaygısı bulunmayan üstelik de Meltem’i gerçekten seven,ona zarar gelmesin diye kendi canını ortaya koymaktan bir an için bile tereddüt etmeyecek biri idi. Anne babayı dinlememek olmazdı,Meltem zaten doğası gereği içe kapanık bir kız idi.Hayata dair fikirlerinin yeni yeni oluşmaya başladığı zamanlarda aşka dair de beğeni kriterleri tam oturmamıştı.Ne istediğini bilmiyordu.Hafif sert karakterli bir erkek mi,yoksa esprili, mizahi yönü ağır basan bir erkek mi istiyordu? Sarışın mı olmalıydı esmer mi? Boyu nasıl olmalıydı? Bunların hiçbirine cevap bulabilmiş değildi,belki ömrü boyunca da bulamayacaktı.İşte kafasında böyle belirsizliklerin en uç düzeyde olduğu zamanlarda, yani bundan üç dört sene önce anne ve babasının yönlendirmelerine tepkisiz kalamamış ve Tayfun’un doğru kişi olabileceğini düşünerek anne ve babasına evet demişti. İki sene süren flört evresinden sonra geçen sene aileler arasında söz kesildi.Meltem büyüklerinden ve içindeki belirsizlikten etki alarak bu kadar zamandır yapbozun iki parçasını eşlemek için kendi içinde de çok uğraş vermişti.Ancak ne kadar zorlasa yapboz parçaları olan Tayfun ve Meltem de bir o kadar kırılıyordu,bükülüyordu. İki parça bir türlü uymuyordu.Onların eş parçaları başka idi.Tayfun’da Meltem’e karşı varolan aşırı tutku Tayfun’un gözlerini adeta kör etmişti.Meltem ne dese yapmaya hazırdı.Ancak bu tutkusu gerçekleri görmesini engelliyordu.O gün sahilde tek başına yürürken Meltem bunları düşünüyordu,ne olacaktı bundan sonra? Bunu Meltem’de bilmiyordu.
Gümüldür İzmir’e bağlı,karşı kıyıları Yunan adaları olan şirin bir ege beldesidir. Gümüldür sahilinin insanı tatlı bir sersemliğe iten akşamüstü rüzgarları meşhurdur.Yüzünüzü sıcak ama sert bir rüzgar okşar.Serttir ama ipek gibi bir his verir. Meltem, yüzüne vuran bu tatlı rüzgar eşliğinde,terliklerini eline alarak sahilde yürüyordu.İnsanlar dinlenmeye çekildiğinden sahilde tek tük insan kalmıştı.Bu sessizliği fırsat bilen Meltem dalgaların ve rüzgarın sesi eşliğinde kafasını dinlendiriyordu.
Güneşin batmasına yakın yaz yağmuru çatkapı çıkagelmişti.Ansızın bastıran yağmur sahildeki üç beş kişiyi de yazlıklarına,çadırlarına ya da otellerine göndermişti.Meltem ise sanki yağmurun yağmasına sevinmiş gibi tebessüm ederek yürüyüşüne aynı tempoyla devam etti.Deniz suyu ile ıslanan ayaklarına, yağmur suyu ile ıslanan saçları ve tatlı sıcak rüzgar ile sevişen yüzü de eklenince Meltem’e tarifsiz bir huzur vermişti bu olay.
Biraz sonra u harfi biçimindeki sahilin diğer tarafında aynen kendisi gibi ve kendisine doğru yürüyen bir gölge gördü Meltem.Kendisi gibi yürüyen biri daha vardı bu yağmurun altında.Merak etti,kimdi o?Nasılsa biraz sonra karşılaşacaklardı,yürümeye aynı tempoda devam etti.
İnsanın aklını kurcalayan düşünceler şu sahildeki kumlar gibi olsaydı keşke.Yaşanmış aşk acıları,sıkıntılar,dertler hepsi şu sahil kumu gibi olsaydı.Sıcaktan çatlayan ve ayrık şekilli duran kumlar bir dalgayla dümdüz oluveriyordu.Sanki kumlar eskiye bir sünger çekip tertemiz bir sayfa açıyordu dalganın her vuruşunda.Bizler neden bu sahil kumu gibi değiliz diye düşünüyordu Meltem,sıkıntılar ve belirsizlikler içini kavururken..
Şiddetini arttıran yağmur eşliğinde yürümeye devam eden Meltem biraz sonra karşısından gelen kişiye iyice yaklaştı.Yüzünü tanımaya çalışıyordu.Bir erkekti ancak yüzünü henüz seçemiyordu.Yaz yağmurunun toprak kokusuyla ve dalga sesiyle buluşan müthiş senfonisi eşliğinde adeta bir kartpostalı andıran sahilde biraz sonra Meltem ve karşıdan gelen kişi iyice yakınlaştılar.Ancak genç adam elleri şortunun cebinde ve başı düşünceler içinde öne eğik şekilde yürüyordu.Yüzü gözükmüyordu.İyice yakınlaştılar,yakınlaştılar..Meltem başını ona çevirmiş ve anlamsız bir merakla başını kaldırmasını bekliyordu.Yaz yağmuru ile sırılsıklam olmuş iki beden iyice yakınlaşmışlardı ve Meltem’in kafası hep genç adama dönüktü.Tam kesişme noktasına geldiklerinde sadece bir an, tek bir an genç adam başını hafifçe kaldırıp Meltem’in gözlerine baktı. Bu sadece bir an sürdü.Belki de sene idi.Kimbilir belki bir ömür idi Meltem için.O bir anlık bakışın ardından genç adam başını yavaşça eğip yoluna devam etti.Meltem ise hala o anın etkisinde idi, başını arkaya çevirerek geçip giden genç adama bakıyordu.O da dönüp kendisine bakacak mıydı acaba? O gözleri ömründe görmemişti ama tanıdıklardı, sanki bin yıldır o gözlerle uyumuştu.Tatlı bir ışık yansıyordu o gözlerden.Hoşlanma filan değildi başka bir şey idi, manyetik bir ip uzanmış ve Meltem’in gözlerini o gözlere bağlamıştı adeta.Sahilde zıt yönde uzaklaşan genç adamın arkasından bakarak hala göz göze geldikleri o anı düşünüyordu.Sanki bunca yıl boşuna yaşamıştı, sanki sadece o anı yaşamak için bu dünyaya gönderilmişti.Genç adamın arkasını dönüp kendisine bakması için tanrıya yalvardı Meltem,ancak nafile, genç adam yağmur sisinin etkisiyle gözden uzaklaşana kadar arkasına dönüp bakmadı..
Meltem şok olmuş bir şekilde çadıra geldi.Akşam yemeğinden sonra sözlüsü Tayfun çadıra gelip Meltem’i aldı.Zaten az konuşan Meltem o akşam hiç konuşmuyordu.Tayfun’da bu sessizliğe alışık olduğundan hiç aldırış etmiyordu.Yol boyunca gündüz göz göze geldiği genç adamı düşünüyordu Meltem.Tayfun konuşurken sanki dünyanın sesi kısılıyor ve sadece dudakları oynuyormuş gibi geliyordu.Gündüz bir ara bastıran yağmur o sıra yeniden yağmaya başladı.Yağmura yakalanan genç çift hemen sahilin sol tarafında bulunan ve oldukça romantik görünen çardak altına doğru koşturmaya başladı. Çardağın altında oturarak yağmuru izliyorlardı.Tayfun elini Meltem’in omzuna atmış: “seninle beraber bu çardakta yağmuru izlemek,seninle beraber buraya sığınmak bana sonsuz bir haz veriyor sevgilim ” diyordu.Meltem ise orada değildi, o hala gündüz yaşadığı anın etkisinde idi.Tüm bu etkiler altında o gece çadırda başını yastığa koyan Meltem’in aklına tek bir soru geliyordu : ” Aynı şemsiyenin altına sığınmak mı daha romantiktir, yoksa sevdiğinizle aynı yağmurun altında sırılsıklam ıslanmak mı? ”
Evet sorumuz budur : ” Sevdiğinizle yağmurun altında ıslanmak mı daha romantiktir, yoksa aynı şemsiyenin altına sığınmak mı? ”
Anımsayabildiğim ilk örneğini isminin Türkçe çevirisini bir türlü anlamlandıramadığım “Sweet November” yani “Kasım’da Aşk Başkadır” filminde görmüştüm.İki sevgili yağmurun altında sarmaş dolaş yürüyorlardı,yerde sonbahara özgü sararmış yapraklar.. Filmin bir yerinde kadın şemsiyesini açar gibi oldu ama rüzgardan şemsiye kırılınca yine iki sevgili yağmurun altında mutlu mesut yürümeye devam ettiler.Romantik bir sahneydi kuşkusuz..
Üsküdar gibi Taksim gibi Kadıköy gibi merkezi yerlerde sanki meteoroloji ile ortak çalışan seyyar şemsiye satıcıları vardır.Yazın şapka satarlar,kışın ise yağmur çilemeye başladığı an hemen şemsiyeleri çıkarıp “yağmura şemsiye,yağmura şemsiye” diye sallamaya başlarlar.
Boğazın martılarla cilveleştiği yağmurlu bir gün Üsküdar sahilinde yürüyordum.Seyyar şemsiye satıcısı, genç bir çiftin yanına yaklaştı:
- Gençler ıslanmaya değmez,şemsiye 5 lira..
Sevgilisine göre daha cevval ve atılgan olduğu belli olan kız lafa girdi :
- Aynı yağmurun altında ıslanmak gibisi var mı be amca ?
Şemsiye satıcısı hemen cevapladı :
- Aynı şemsiyenin altına sığınmak gibisi var mı be kızım ?
Bu olay bana o malum soruyu sordurdu : “Aynı şemsiyenin altına sığınmak mı daha romantiktir yoksa aynı yağmurun altında ıslanmak mı ?”
Kimileri aynı şemsiyeye sığınmak diye cevaplar bu soruyu,kimileri de aynı yağmurun altında ıslanmak diye cevaplayabilir.
Nasıl ki maddenin katı,sıvı ve gaz hali olmak üzere üç hali bulunuyorsa insanın da türlü hallerinden biridir aşk hali..
Islanmak neden çoğumuzun hoşuna gitmez? Yaşadığımız gezegenin çoğunluğu ( hatta vücudumuzun bile) su iken nedir suyla ve yağmurla alıp veremediğimiz? Diğer gezegenlerde yaşam ararken bulmak için can attığımız yaşam kaynağı su başımızdan aşağı yayınca rahatsız oluruz,şemsiye açarız.Islanıp üşümekten korkarız belki de.. Bu dünyada üşümekten,öbür dünyada ise cehennemde yanmaktan korkan tuhaf bir canlıdır insanoğlu..
Bireyleri toplum içinde yaptığı davranışları kontrol etmeye yönelten sinir uyarıcıları vardır.Başka türlü söylersek kişilerin belirli olaylar (eylemler) karşısında vereceği tepkiyi sinirsel uyarıcıları belirler.Mesela sokakta yürürken birisine vurduğumuz zaman o kişi sinir hücrelerinin verdiği acı ile beyne ‘ani bir tepki ver’ emri iletir ve o da size vurur.Bu bir reflekstir çünkü canı yanmıştır. İşte aşk bu sinir hücrelerinin tümüyle iflası halidir.Sanki dünyanın en etkili uyuşturucusunu içmek halidir.Refleksleriniz zayıflar,sinirsel tepkimeleriniz en aza iner,hissetmezsiniz.Çünkü tüm organlarınız ve tüm vücut topyekün “o” ile meşguldür.
Tüm benliğiniz “yâr” kavramını keşfetmeye koyulmuştur.Nefes alıp vermek dışında başka hiçbir lüks ile uğraştıramazsınız vücudunuzu..Çünkü en önemli uğraş olan aşk uğraşındadır o.
Bu yüzdendir ki gerçekten aşkın girdabına girmiş biri nefes alıp verme dışında hiçbir sinirsel tepkimeyi duymaz,uyuşmuştur bünyesi,vursanız bile tepkiler gecikir.
Ve yine bu yüzdendir ki eskiden “bimarhâne” denilen akıl hastanelerinde “deli” kavramının yanında “mecnun olmak” kavramı diye bir rahatsızlık türü de vardı. Mecnunluk delilik değildir, deli akli melekelerini kullanma yetisini yitirmiştir; oysa ki mecnun akli melekelerini sadece ve sadece Leyla yoluna adamıştır,sadece o yolda kullanmaktadır.
Tüm bu söylediklerimizden sonra Üsküdar sahilinde genç çift ve şemsiye satıcısı arasındaki diyaloga bakış açımızı yeniden değerlendirelim.
Aşk zaten sırılsıklam ıslanma hali değildir de nedir?Yaratılmış mıdır bir şemsiye ki insanları aşk sağanağından koruyabilsin?
İster aynı şemsiye altına sığının sevdiğinizle, isterseniz beraberce yağmurda ıslanın.Burada asıl mesele toprağın can suyunun yağmaya başlamasıdır.Yani aşkın yağmasıdır,ortaya çıkmasıdır.Aşk ortaya çıktığı zaman, şemsiye altına geçseniz de aşk sağanağından korunabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Ya da sevgilinizle beraber ıslanalım deseniz bile aşk ateşiyle kutsal bir zırh giyinen bedenler yağmurdan ıslanır mı sanırsınız?
ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM |