Kuaza
       
ARA
giris
MURAT BİLHAN RÖPORTAJI

- SPONSOR REKLAMLAR -

MURAT BİLHAN RÖPORTAJI

Son zamanlarda  dünya çapında ses getiren panellere imza atan TASAM’ın başkan yardımcısı, emekli büyükelçi ve Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi Murat Bilhan  ile Düşeyazanlar  okuyucuları  için  hoş  bir röportaj gerçekleştirdik.

 

DÜŞEYAZANLAR-    Murat Bey  öncelikle  dergimizin  röportaj teklifini   kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.Ülkemizdeki  ve  dünyadaki ciddi strateji  uzmanları arasında en başta gelen isimlerden birisisiniz.Dilerseniz  bu rtöportaja   başınızdan geçen ilginç bir olay ile başlayalım, ne dersiniz ?

 

 

MURAT BİLHAN – Tabi ki.  Yunanistan’da görevliydim başkonsolos’tum.  Görev çevremdeki valileri geziyorum nezaket çerçevesinde el sıkışıyoruz. Kartvizit veriyoruz. Onlar bize kartvizit veriyorlar. Diplomatlar genellikle bulundukları yerde karşıtlarını ziyaret ederler. Bu ziyaretlerden birinde sürpriz bir tuzak ile karşılaştım. Vilayet konağına geldim. Ondan sonra birden bire etrafımı gazeteciler sardı. Bizim biliyorsunuz memurken konuşmanız son derece sınırlı. Konuşabiliriz ama yetkiyle konuşuruz. Talimat alırız o talimatın sınırının dışına çıkmayacak şekilde konuşuruz. Şimdi ben talimat falan almadım. Vali bir tuzak olarak bunu yapmış. Bana dedi ki;  ‘Sizden izin almadan davet ettim gazetecileri kusura bakmayın, ama eğer konuşmak istemezseniz hemen geri göndeririz’ dedi.  Şimdi bu şu anlama geliyor konuşmak istemezseniz suçluluğunuzu gizlemek istiyorsunuz o yüzden konuşmuyorsunuz. O sırada Yunanistan’da 4 diplomatımız öldürüldü. O yüzden biz konuşmaktan kaçıyorsunuz diye yazacaklar. Ertesi gün konuşmak istedi ama konuşmadı yazacak tüm gazeteler. Konuşmak isteseniz de talimatınız yok. Yanlış bir laf sarf ederseniz sorumlu olacaksınız. Ne yapacağımı şaşırdım saniyeler içinde kafamda kırk tilki döndü. Evet mi diyeyim hayır mı diyeyim diye. Sonunda riski göze aldım buyurun konuşalım dedim. OO çok memnun olduk falan dediler. Gazeteciler tabi beni bombardımana tuttular valinin odasında… Bir gazeteci, cingöz bir kız dedi ki; “Sizin görev bölgenizde kaç Müslüman var” dedi. Düşündüm dedim ki biz laik bir ülkeyiz onun için, Müslümanlık bizde kriter değildir. Ve insanların Müslüman olup olmadıklarını bilemeyiz dedim. Zaten böyle bir soru sorma hakkımızda yok dedim. Kimsenin devlet olarak vatandaşlarına dinini sorma hakkı yoktur dedim. Dini ancak vatandaş kendisi söylerse öğrenirsiniz. Onun için bu sorunuza cevap veremeyeceğim dedim. Peki dedi alaylı bir şekilde soruyu şöyle değiştireyim dedi. Siz Türk diyorsunuz, biz onlara Müslüman diyoruz dedi. Onlar Türk demiyorlar yasak çünkü onlarda. Hatta Türk diyeni hapse atıyorlar. Siz Türk diyorsunuz biz Müslüman diyoruz. Sizin görev bölgenizde kaç Türk var dedi. Bende bu sorunun bir soruyla aydınlatılmasını isteyeceğim dedim. Çünkü şimdi Türk vatandaşını mı soruyorsunuz, yoksa Türk soydaşını mı soruyorsunuz dedim. Valla bilmem ki falan dedi. Niye bu soruyu sorduğunuzu anlamadım dedi. Türk vatandaşı olarak burada 850 bin Türk vatandaşı var. Türk soydaşı ise sıfırdır dedim. Allah Allah falan dedi. Çok şaşırdı. Diğerleri de şaşırdı tabi. Vali de şaşırdı. Bu söylediklerimin hepsi dedim Rum asıllıdır.

 

 

DÜŞEYAZANLAR- Türkiye’nin makro dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

MURAT BİLHAN -Şimdi, makro dış politikasını bir kere dış koordinatlardan, dış paradigmalardan farklı değerlendirmek mümkün değildir. Bugününün küreselleşmiş dünyasında, hiç bir ülkenin Amerika da dahil  yani süper güçler dahil dış dinamiklerden ve dış etkenlerden arındırarak bir dış politika izleyemez.  Bu tabiî ki Türkiye için de geçerlidir. Böyle olunca makro dış politika dediğimiz zaman Türkiye’nin önce jeopolitik konumunu ele almamız gerekir. Bir de dünyanın durumunu ele almak gerekiyor. Dünyadaki genel trendler neler? Dünyadaki genel trendlerin başında  küreselleşme var. Küreselleşmiş dünyada iletişimin son derece ileri boyutlara vardığı ve dünyanın her hangi bir noktasındaki bir doğal  afetten haberdar olabiliyor.

 

McLuhan’in Global Köyü…

Evet, herhangi bir ülkedeki bombalama olayından, siyasal olaylara kadar bütün yaşananları  bir hamlede görebiliyoruz. Küreselleşmenin yarattığı bir takım sorunlar var. Bunlar Türkiye içinde geçerli. Küreselleşmeden yararlanan verim sağlayan ülkeler var, yararlanamayan çok zarar gören ülkeler var. Bunun ikisi de mümkün. Türkiye şimdi tam bunun eşiğinde. Yani Türkiye dış politikasında yanlış kararlar alırsa tökezleyerek çukura düşer. Doğru kararlar alırsa küreselleşmenin meyvelerinden yararlanır. Olay budur. Küreselleşmenin getirdiklerinin bir başka boyutu da şu;  ülkeler liglere ayrılmış durumda tabiri caizse. 1.Lig, 2. Lig ve 3. Lig… Bunlardan 1. Lig, en gelişmiş, 40 bin dolar ve üzerinde milli geliri olan ülkeler oluyor. Refah ülkeleri, gelişmiş kalkınmış ülkeler. Türkiye henüz daha bu noktada değil. Ama 2. Ligin üst sıralarına yerleşmiş durumda. Yani G 20’lerde rol alıyor. İleriye dönük baktığımız zaman potansiyeli de var. Stratejik önemi herkesçe kabul ediliyor. Kendi stratejik önemimizi dile getirmemizi doğru bulmuyorum ben bunu başka ülkelerin dile getirmesi daha önemlidir. O da zaten söyleniyor. Şimdi bu durumda Türkiye orta boy bir bölgesel güç. Güçler üç türlüdür. Küresel güçler, bölgesel güçler ve küçük güçler. Türkiye küçük bir güç değil. Bölgesel bir güç ama küresel bir güçte henüz olmuş değil. Küresel güçler kimler, şu anda Amerika, çok kutuplu dünyaya doğru yöneldiğimiz için şu anda kutup başı olarak Çin, Hindistan, Rusya, bir bütün olarak Avrupa Birliği ve belki Brezilya.

 

DÜŞEYAZANLAR- Dış politika konusunda Türkiye’ye büyük eleştiriler var. NATO ve AB’den 10-15 yıldır verim elde edilemediğini, Avrasya’ya dönülmesi gerektiğini vurguluyorlar. Bu konuda düşüncelerinizi alabilir miyiz?

 

MURAT BİLHAN -Eleştirilere tam anlamıyla katılmak mümkün değil. Şu anlamda mümkün değil. Türkiye’nin bir kere tekil bir yönelime girmesi, tek boyutlu bir politika izlemesi yanlış.  Bu ister Avrupa Birliği üyeliği olsun, ister Orta Doğu’ya bağlanma olsun, ister Orta Asya’ya bağlanma olsun. Eş zamanlı olarak çok boyutlu bir politika izlemek gerekiyor. Bir boyuta saplanılması yanlış olur. Şimdiye kadar batı boyutuna ağırlık verildi. Türkiye, NATO, Avrupa Konseyi ve Avrupa’daki kuruluşlara üye oldu. Onların sağdık birer üyesi olarak çalıştı. Bundan tabi kendine göre faydalar sağladı. Güvenliğini sağladı her şeyden önce şu ana kadar. Hem değişen güç dengeleri, hem de çok kutuplu bir dünyaya geçilmiş olması bugün Türkiye’nin tek boyutlu bir politika izleme lüksünü ortadan kaldırıyor. Yani bu demek oluyor ki ”Ben Avrupa’ya küstüm.  Avrupa’dan vazgeçtim. Şimdi artık doğuda seçeneklerimi arıyayım.” Çok yanlış. “Ben sadece eskiden olduğu gibi batı boyutunda hareket edeyim. Batı boyutuna devam edim diğerlerini ihmal etmeye devam edim.” Derseniz o da yanlış. Dolayısıyla şimdi Türkiye çok boyutlu politikayı eş zamanlı olarak birbirinden hiç ayırt etmeksizin aynı önemi vererek izlemek mecburiyetindedir. Komşularınızdan biriyle ters düşmek çıkarlarınızı o ölçüde zedeler.

 

 

DÜŞEYAZANLAR -Şu anda sadece Avrupa Birliği’ne ağırlık verilmiş bir dış politika izlenildiğini söyleyip eleştiriler yapılıyor. 

 

MURAT BİLHAN-Hayır değil.  Aksine ben şimdi şu anda ciddi endişelerim ve tereddütlerim var.  Dış dinamiklerin bizi Orta Doğu’ya doğru ittiği konusunda… Özellikle Bush’un Büyük Orta Doğu projesiyle başlayan bir süreç içerisinde Amerikan strateji uzmanları Türkiye’yi Orta Doğu’nun bir parçası gibi görme düşüncesindeler. Bu beni çok rahatsız ediyor.

 

DÜŞEYAZANLAR-Büyük Orta Doğu Projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

MURAT BİLHAN-Son derece negatif tabiî ki…  Hangi boyutuyla bakarsanız bakın yanlış olduğunu görüyorsunuz.

 

DÜŞEYAZANLAR-Ermenistan protokolü ve hemen ardından gelen PKK’lı teröristlerin dönüşünün BOP ile ilgili olduğu konusunda spekülasyonlar var.

 

 

MURAT BİLHAN-Türkiye’yi diğer orta doğu ülkeleriyle aynı pariteye düşürüyor. Çok geniş düşünmeyi seven bir insanım. Haritanın tamamını görmek isterim. Ermenistan politikasının kendisine özgü bir takım kuralları var. O boyutlar içinde yönetilmesi gerekiyor. Yani buna karşılık Kürt sorunu ayrı bir konu bunu birbirine bağlamamak gerekir. Bu arada komplo teorilerini hiç ama hiç önemsemem. Mantığım beni komplo teorisiz değerlendirmelere zorluyor. Amerika büyük bir güç olarak hep söyleniyor herkesin ağzında “Amerika bizi yönlendiriyor” “Amerika dediğini yaptırıyor” falan bakın o büyük Amerika Irak’a hakim olamadı. Irak gibi küçücük ve üstelikte müttefiki olmayan dişini gösterecek durumda olmayan son derece zayıf bir ülkeye hakim olamadı. Afganistan’a hakim olamadı. Afganistan’da bir güç yok ordu yok. Taliban yönetimine hakim olamadı. Amerika Türkiye’ye nasıl hakim olacak mümkün değil. Olsa olsa liderleriyle yakınlık kurarak, yakın telkinlerle işte sizin şu yöne gitmenizi tercih ederiz şeklinde telkinlerini söyler. Onları söylüyor tabi bu yapılan telkinlerin bir bölümü bizim çıkarlarımıza aykırı onu kabul ediyorum. Amerika ile çıkarlarımız örtüşmüyor bunu kabul ediyorum. Bu bir sendrom. Buna  Serv  sendromu diyebiliriz. Serv’in ölmemiş olmasını temenni eden, düşünen bir çok düşünür var yabancı ülkelerde. Ona göre Türkiye’yi parçalamak isteyen düşünürler var elbet. Yok değil kesinlikle var. Fakat Türkiye’nin Misak’ı Milli sınırlarını Lozan’la kazanmasından bu yana çok zaman geçti. Onlar o kadar oturdu o kadar yerleşti ki, Serv’in bir daha hortlatılması  mümkün değil.  BOP haritaları, Serv haritalarıdır. Serv’e saptanıp kalmak bize doğru yolu göstermiyor. Biz şimdi belli milli çıkarlarımızın gerektirdiği sınırlara sahibiz. Bu sınırlarımızın ötesinde kimsenin toprağında gözümüz yok diyoruz, ama bizim toprağımıza da göz dikenlere kabul etmeyiz bunu diyoruz. Zaten Suriye ile uzun zaman kavgalı olmamızın sebebi Hatay meselesidir. Hatay’ı kendi toprakları olarak göstermeleridir. Benzer durum Ermenistan içinde söz konusu. Topraklarımızı kendi toprakları olarak anayasalarında gösteriyorlar. Sınırları tanımıyorlar. Eğer bir ülkenin bizim toprağımızda gözü varsa  onunla anlaşmamız hemen hemen imkansız hale geliyor. Ama bugün böyle bir şey yok. Bugün bunu düşündürtmezsiniz. Sizin devlet adamlarınızın bunu kabul edeceğini düşünmek bile istemiyorum. Türkiye’nin rejimi yoğun. Çok derin tehditler var. Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda bir tehdit olduğunu düşünmüyorum.

 

DÜŞEYAZANLAR-Ermenistan ile yakınlaşmamız kardeşimiz Azerbaycan ile aramızı açtı. Doğru bir politika mıdır Ermenistan politikası?

MURAT BİLHAN-Haritanın üzerinde Azerbaycan ile Ermenistan’ı yan yana koyup Türkiye’ye hangisini tercih edersiniz diye sorulduğunda;

 Azerbaycana bakıyorsunuz Ermenistan’ın üç misli büyüklüğünde. Nüfusu çok yüksek. 16 milyon civarında… Petrol gelirleri aşağı yukarı kendisini zengin etmeye yetecek kadar ve İran’la komşu, iran üzerinden körfeze iniyor, ayrıca Hazar denizine kıyısı var. Azerbaycan Ermenistan ile karşılaştırılamayacak kadar potansiyeli olan bir ülke. Şimdi Ermenistan pipetle dışarıdan beslenen, karaya hapsedilmiş, ülkesinde vejitasyon bile olmayan, kayaların üzerine kurulu zavallı bir ülke. Fakir, güçsüz, ordusu Ruslar çekildiği anda yere serilebilecek bir ordu. Gücü yok, ne askeri gücü var, ne ekonomik gücü var. Ne sanayi var hiç bir şey yok. Perişan bir ülke yani Ermenistan. Bu iki ülke arasında ben kardeşliği falan bir kenara bıraktığımda, diyelim ki orada Azeriler değil de Patagonyalılar var. Müslüman da değil diyelim Patagonyalılar ve Türkte değiller. Alakası yok bizle. Yine Ermenistan ile Patagonya’yı karşılaştıralım. Benim çıkarlarım yine Patagonya’dan yana olur. Dolayısıyla bu tartışmasız bir şey. Şimdi sizin Azerbaycan’ı kaybetme gibi bir lüksünüz yok. Yani çıkarlarınız için… Duyguları bir tarafa bırakıyorum. Çünkü duygularınız sizi zaten oraya götürecek. Çünkü mecbursunuz onlar sizin kardeşiniz.

 

 

DÜŞEYAZANLAR-Azerbaycanla bir şekilde Ermenistan sebebiyle aramız açıldı. Peki şimdi ne yapmak gerek?

 

MURAT BİLHAN-Ermenistan konusunu ayrı tutmak lazım. Ermenistan konusunun çeşitli boyutları var. 3 kategori Ermeni var. Birincisi Türk Ermenileri yani Türkiye’de yaşayan Ermeniler, ikincisi Ermenistan Ermenileri var. Üçüncüsü ise Diaspora Ermenileri… Şimdi bunların  her biri için ayrı  ayrı stratejiler geliştirilmesi gerekiyor. Sorunda buradan kaynaklanıyor. Ermenistanla aramızdaki sorunlar da üç tane… Biri toprak talepleri ile ilgili, ikincisi soykırım iddiaları ve dağlık Karabağ… Şimdi bunların hiç biri çözülmeden, hiç birinde mesafe katedilmeden sınır kapısının açılması demek tek yönlü olarak teslimiyet demektir. Ermeniler o kadar zayıf ki aslında Bakırköy’ün nüfusundan küçükler. Bakın İstanbul demiyorum. Bakırköy…  Bu ülkeye siz nasıl teslim olursunuz? Adım atmayalım mı atalım… Ver al ilişkisi ile atalım. Devletler ve milletler arasındaki en büyük fark hislerden arınmadır. Milletler gününü hisleriyle yaşar. Devletlerin böyle bir lüksü yoktur.

 

DÜŞEYAZANLAR-Rauf Denktaş’ın güzel bir sözü var. “Uluslar arası ilişkilerde hak ve adalet yoktur. Milli çıkarlar vardır.”

MURAT BİLHAN-Doğru. Çok doğru bir söz. Türkiye’nin çıkarları açısından da bazen aksilikler olabiliyor. Milletler gündelik düşünürler, günün şikayeti nedir? İştir, aştır, daha iyi tahsildir. Kültürel sorunlardır. Bunların dış politikaya yansımaması gerekir. İsrail Türkiye ilişkilerinde de bu söz konusu.  İsrail devlet olarak duyguları ve sinir sistemi olmayan bir ülkedir. Türkiye’nin de böyle olması gerekir. Türkiye’nin hiçbir şekilde sinirlerini göstermemesi gerekir. Zordur sinir sisteminin olmaması gerekir. Asabiyet, sevgi, aşarı nefret olmamalıdır dış politikada.

DÜŞEYAZANLAR-Söyledikleriniz Davos’u hatırlattı bana…

 

MURAT BİLHAN-Davos olayı çok çok yanlıştı. Bir çok yerde duygusal tepki gösterildiği için duygusal olarak destekliyor belli kesimler. O davranış belli bir destek gördü tabi. Dış politika açısından doğru değildi. Ben bu hareketin planlanmış olduğunu zannetmiyorum, Başbakan duygularına hakim olamıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye İsrail ilişkileri devletler düzeyinde dengesini bulur. İsrail ve Türkiye’nin çıkarları örtüştüğü zaman dengesini bulacaktır. Şu an çıkarlar örtüşmüyor gibi gözüküyor. Türkiye’nin Türkleri yani Osmanlı diyelim 1492’den bu yana dünya rekorunu elinde tutan bir Yahudi himayesi var. Dünya rekorunu elinde tutan derken bunu samimiyetle söylüyorum. Bütün dünyada bir Yahudi düşmanlığı vardır. Hala da var. Yalnız Araplarda biliyoruz ama bütün dünyada Avrupa ülkelerinde de mevcut bu. Nitekim Fransa’da Yahudi mezarlarına saldırıyorlar. Taşları kırıyorlar, sinagoglara saldırıyorlar. Şimdi bu durumda bence halklar arasında İsrail ve Türk halkı arasında onarılması güç yaralar açılmış olmasından endişe ediyorum. Ciddi endişem var. Zannediyorum 600 yıllık bir tarihi çöpe atma noktasına geldik şu an… Kalıcı bir darbe, kalıcı bir zarar veriyor. Kalıcı olmasaydı bu zarar üzerinde fazla durulmazdı. Karı koca arasında bile inişler çıkışlar olabiliyor. Ama bu Türkiye’nin alın akı diyebileceğimiz bir politikayla Yahudileri korumuş olması gerçeğini tamamen küllendirip unutturuyorlar. Ve müthiş bir Yahudi düşmanlığı ile ortaya çıkıyorlar… Bunun da kaynakları eğer gerçeklere dayansa Yahudiler gerçekten Türk milletine karşı nefret dolu kin dolu, Ermeniler gibi soykırım iddialarıyla falan ortaya çıkıp Türk milletine zarar vrecek bir yola yönelmiş olsalardı onlardan kaynaklanan bir şey olsaydı. O zaman derdim ki Türkiye’nin de kendisini koruma refleksi… Kendi çıkarlarını koruyor derdim. Bu da yok. Olmayınca şimdi 3. Ülkeler üzerinde bir duygusal bir gerilim ortaya çıkıyor. Ve bu gerilimin üzerimizde çok büyük bir bedel olduğunu düşünüyorum. Yani halklar düzeyinde… Devlet olarak İsrail’le barışılır. Göreceksiniz İsrail’le birkaç ay sonra yine hiçbir şey olmamış gibi devam edebilir, eder.

 

DÜŞEYAZANLAR-Uzun zamandır “Türkiye nasıl AB üyesi olur?” sorusuna yanıt aranıyor. AB konusunda ülkemiz nasıl bir strateji izlemeli?

 

MURAT BİLHAN-Türkiye’nin AB’ye üye olması iki taraflı bir eylemdir. Tek yönlü bir şey değil bu. O ülkelerin kabul etmesi zorunlu bunun bilincindeyiz o zaman Türkiye’nin AB üyesi olmaması ihtimalini de dış politika seçenekleri arasına koymak gerekiyor. Arzu ediliyor mu üye olması? Tabi arzu ediliyor. İsteniyor diye de Türkiye’nin gururu ile oynanarak sürekli kapının önünde tutulması…  Benim şöyle bir gözlemim var. Zannediyorum Türkiye’yi zaman kazanarak dışarıda olduğu kadar uzun süre dışarıda tutmak yani karar masasına getirmemek, sofradaki gıdayı paylaşmamak, ama kontrolden çıkmasını, başka yerlerde maceraya girmesini de engellemek gibi bir politikaları var. Bu da doğal. Doğal çünkü bir yerde Türkiye elden çıkarsa, mesela bir Ortadoğu ülkesi olursa Avrupa’ya batan bir çuvaldız haline gelir. Kökten dinci bir orta doğu ülkesi Türkiye Avrupa’ya terör ihraç eder. Onların stratejik çıkarlarını zedelemesini engellemek içinde bu şekilde oyalıyorlar. O yüzden elinden çıkmasını istemiyor. Bir yerde bir dergide bir karikatür çıkmıştı. Bu benzetmeyi yapmak istemiyorum aslında ama Türkiye Avrupa’nın sınırlarını koruyan çoban köpeğidir diye… Bekçi… Çoban köpeğini nasıl kapımızın dışında tutarız içeri almayız. Ama gitmemesi içinde zincire vururuz. Bütün bunlar Avrupa’nın kısa vadeli hesapları. Hesapsız ve yanlış düşünceleri bunlar Avrupa’nın. Seçimle gelen Avrupa Birliği üyesi devletlerdeki devlet adamlarının günü kurtarma politikaları. Seçilmek tabiî ki eşittir demokrasi değil.  Demokrasi çok daha başka bir şey. Demokrasi bir kere bir süreç. Şimdi size halk yetki verdiği zaman kendisi doğrudan yönetmeyip, sizin yönetmenizi istediği zaman size kısıtlı bir süre için yetki vermiş oluyor. Yönetin beğenmezsem atarım diyor. Şimdi bu batıda otomatik işleyen bir süreç. Türkiye’de olmuyor bu. Bu da demokrasi anlayışının yanlışlığından kaynaklanıyor. Sokaktaki adama gidin şimdi diyin ki siz 2007 seçiminde görevinizi yaptınız değil mi diyin. Şimdi göreviniz bitti mi tamam mı diyin. Evet bitti diyor. Ondan sonra yönetimi kontrol etmek, yönetimin vaadlerini yerine getirip getirmediğini kontrol etmek, beğenmediği hareketlere karşı beğenmediğinin sinyalini vermek … yok… İşte bu şekilde tepki vermediği zamanda demokrasi olmaktan çıkıyor.Dört senede bir kere sandığa oyunu atmakla demokrasi olmaz

 

DÜŞEYAZANLAR-Tepkisini gösterdiği zamanda sesini kısmak için çalışmalar yapılmıyor mu?

MURAT BİLHAN-İşte tepkisini koymak zorunda. Bunun bedeli de olsa tepkisini göstermek zorunda…

 

DÜŞEYAZANLAR-Avrupa Birliği iç işlerimizde de etkin olmakta, “Ergenekon” ile ilgili görüşlerini ilerleme raporuna eklemekte…

 

 

MURAT BİLHAN-Yalnız o da değil bugün Avrupa’da bir rapor çıktı. Türkiye’de din özgürlüğü yoktur diye. Şimdi demek ki dışarıdan  Türkiye’yi yönlendirmek istiyorlar. İstiyorlar yalnız birisi çıkıp şunu sormuyor: “ya din özgürlüğünü engelleyen kurallar var diyorsunuz türban yasağı yok falan yok filan zaten başka da din özgürlüğünü engelleyen bir şey yok. Peki siz bunu öyle kabul ediyorsunuz. Peki benim günlük yaşamımda dini kurallara dayalı olarak yönlendirmek ve bu tür bir yaşam tarzını bana dayatmak hakkını onlara layık mı görüyorsunuz?” O zaman bu yaşam tarzının bana dayatılması da yanlış. Mahalle baskısı var.. Bunları birisinin kalkıp sorması gerekmez mi? O raporu yazana sormak gerekmez mi? İnsanlar dinini özgürce yaşamak istiyor ama müdahale ediliyor. Dayatma şeklinde oluyor müdahale ediliyor. Yaşam tarzı zorlanarak benimsetiliyor. Siz onu benimserken ama ben falan diyemiyorsunuz. Ama öbürünü din özgürlüğü olarak kabul ediyor. Bunu etmiyor. Çifte standart…

Batının çifte standardı AB raporunda… Ergenekon’da sapla saman birbirine karışmış durumda. Onun içinde gerçekten gerçek suçlular var. Yanlış olduğunun herkes farkında yapanlarda farkında fakat bu süreci Avrupa askerin siyasetten çekilmesiyle bağlantılı olarak gördüğü için onu haklı görüyor. Diyelim ki haklı belki süreç haklı peki bu süreç deniz feneri davasında haklı değil mi yani şimdi?Batı, Ergenekon’a ve Orhan Pamuk davalarına  gösterdiği ilgiyi Deniz Feneri Davası’na  neden göstermiyor? Mesela onunla niye ilgilenilmiyor? Göstermelik baskın yapılıyor. Dolayısıyla hukuk sistemi iflas ediyor. Hukuk sistemi rayından çıkartılmaya çalışılıyor. Bir devletin hukuk sistemini rayından çıkarırsanız devletin köküne dinamiği koymuş olursunuz. Burada ben halkımızın duyarsızlığına şaşıyorum. Neden şaşıyorum çünkü kendi hakkı çiğneniyor. Mesela adam seçim kampanyasında vaatlerde bulunmuş onların hiç birini yerine getirmiyor. Tam aksine yolsuzluk yapıyor.  Belgeleniyor ama dokunulmazlığın arkasına saklanılıyor ve ona rağmen halk ona oy veriyor. O zaman halkımızın demek ki bir dönüşüme ihtiyacı var.

 

 

DÜŞEYAZANLAR-Bu nasıl olacak?

 

MURAT BİLHAN-Yine halktan olacak. Olacak çünkü halkın canı yanacak. Halkın canını şu anda işsizlik yakıyor. Global krize bağlayanlar var ama bu krizi atlattım kriz yok diyorlar. Ben fert başına milli geliri 10 bin dolara çıkardım diyor. Onun cebe yansıması olmadığına göre vatandaşın bu sözlere inanmaması gerekiyor.

Mesela dış politika da da tamamen halkın istekleri doğrultusunda bir dış politika yapamazsınız.  Halkın arkasına saklanamazsınız. Halkı kalkan diye kullanarak, halk böyle istiyor diye dış politika olmaz.

DÜŞEYAZANLAR-Kıbrıs’ı konuşmadan geçmek olmaz.

 

MURAT BİLHAN-Kıbrıs konusunda da bir çifte standart söz konusu. Güney Kıbrıs Rum Kesimi  Avrupa Birliğine alınırken sorunlarını çözde gel denilmedi. Mesela Karadağ ile Sırbistan ayrılmak istedi. Ki Karadağ’da Sırbistan’da Sırpça konuşan, Ortodoks, aynı kültüre tek halkken devletler ikiye ayrıldı. Buna ses çıkmadı. Ama Kıbrısta iki ayrı halk var, ayrılmak isteniyor ve kabul edilmiyor. Bu çifte standarttır.  

 

DÜŞEYAZANLAR- Murat Bey   fikirlerinizi  bizlerle  paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

 

MURAT BİLHAN- Ben teşekkür ederim.

 

 

 

Düşeyazanlar

 

 

 

Röportaj : Ece Altuneli

Yorum Yap



ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM