150 yılını dolduran Evrim Teorisi’ni Haziran 2009 sayısında kapak yapıp derinlemesine işleyen Bilim ve Teknik Dergisi bir anlamda günah çıkarttı.
Tüm dünyanın kabul ettiği bir teoriyi sadece dinsel kaygılarla hiç düşünmeden kafa yormadan reddeden kesimlerin dogmatik gözlüklerini çıkartıp bilimsel yaklaşım anlayışını kazanmalarını sağlamak daha çok yıllarımızı alacağa benziyor...
İbni Miskefeyh ismini bilir mi acaba Darwin Teorisi’ni eleştirenler? İbni Miskefeyh günümüzden yaklaşık 10 asır önce yaşamış bir İslam mütefekkiridir. Peki ne yapmış bu adam? Bu adam günümüz sözde dindarlarının tartışmadan reddettiği evrim teorisinin çok benzeri bir teori olan “ Devir Nazariyesi” ( M.S 10.yy) teorisini ete kemiğe büründüren kişidir. Devir Nazariyesi’ni burada anlatmak sayfalar sürer. Bu konuda meraklılar Abdülbaki Gölpınarlı Hoca’nın eserlerine bakabilirler.
Devir Nazariyesi Teorisi’ni Evrim Teorisi’nden ayıran en büyük fark insan ve hayvan arasında bir ara form koymasıdır. Evet.. Büyük İslam mütefekkiri İbni Miskefeyh Darwin’den tam 9 asır önce bu teorinin çok benzer bir örneğini gündeme getirmişti.. Miskefeyh insan ve hayvan arasında bir form daha belirlemişti. O da : “zenciler” idi...
Bu fikre katılın katılmayın ama sizin dine aykırı diyerek araştırmadan soruşturmadan reddettiğiniz bir teorinin tıpkısını Darwin’den tam 9 asır önce bir İslam mütefekkiri kaleme almıştır.. Ne yani, İbni Miskefeyh de mi ateist idi?
Gerek dinimiz gerekse de kültürümüz bağnazlığa, kapalı görüşlü olmaya asırlardır karşı çıkmıştır.. Bilimin ışığından ayrılmadan “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir,fendir” sözünün kılavuzluğu eşliğinde bilimsel düşüncenin hakim olduğu bir Türkiye dileklerimizle...
Düşeyazanlar















Yorumlar
kabul etmiş olmasının ortaya çıkması ;
anlayıp dinlemeden yargısız insaf yapan başımızdaki kişilerin bu olaya at gözlükleriyle değil de biraz daha geniş açıdan bakmalarına neden olur diye umuyorum..Saygılarımla başarılarınızın devamını dilerim. Alıntı
Saygılar… Alıntı
Evet bu bir teori, kabul edilmiş birşey değil. Ancak aksi ispatlanana kadar "tüm çağdaş bilim dünyasının" kabul ettiği ve ders kitabı olarak okuttuğu, ve bilimsel deneylerini bunu temel alarak gerçekleştirdiğ i bir teoriyi sadece yaratılış kuramı yüzünden reddetmek hangi bilimsel anlayışa yakışır sormak isterim. Kuran-ı Kerim'de "Havva" kelimesi geçmez.. Sadece "Adem" kelimesi geçer. Kuran- ı Kerim niçin bilimsel bulgularla ters düşsün? Burada Adem'den kasıt nedir, yaratılış teorisinin bu kadar kaotik olmasını tanrı istemiş olamaz mı_? Bu gibi soruları tartışmaya açmak bile sizi ateist ilan etmeleri için yetiyor. Bizim yıkmak istediğimiz bu dogmatizmdir. Yoksa bu bir teoridir ve kesin de değildir,ancak tüm bilim dünyası tarafından aksi ispat edilene kadar geçerli olarak kabul görmektedir,biz de kendimizi bilimsel dünyadan ayrı tutamayız.İslam alimleri her hükmü olduğu gibi bu fikri de aklın süzgecin geçirmişlerdir.Bu görüşü reddeden islam alemi değil ,emevi anlayışıyla kafaları yıkanan emevi islamı kurbanlarıdır. Bu yazıyı da o amaçla koyduk..
Saygılar sunarım.
Mirkan Aydın Alıntı
BİR YANIT:
——————————————— ———————————–
“Bu arada Darwin teorisi Kuramdan öte değildir zira milyonlarca yıl öncesine ait bile insan fosili bulunmuş olmasına rağmen asla onun dediği gibi ara geçişe rastlanmadığı gibi bahsi geçen iki türde günümüzde mevcuttur ki bu bilimde çelişki yaratır. Evrim geçirdiyse diğer tür neden hala var? “
İnsanın Evrimi deyince anlaşılması gereken “Çatallaşan“ bir evrimdir.Bundan anlaşılması gerekeni en sade ve herkesin anlıyacağı dilden şöyle anlamamız gerekmektedir:B i ağaç düşününüz; soy ağacı diyelim.Bu ağacın kökü memelilerin atası olan bir tür böcekçil, buna ortak ata diyelim; “İnsectivora“
Bu ağacın dalları “Memeliler Takımı“, günümüzden 65 Milyon yıl önce memeliler ortaya çıkıyor.Memelilerden ayrılan dallardan biri “Primata Takımı “.Primatala`larda n ayrılanlardan biri “Homo Sapience“ başkaca dallarda var mesela “Orangutanlar“.(Kandaki Rh faktörü bu akrabalığı kanıtlar)
Konuya bu biçimiyle bakmak durumundayız.Ortak ata söz konusu, akrabalık söz konusu.
Evrim teorisinin babası sayılan Darwin zamanında GENETİK`in kuralları daha bilinmiyordu.Buna rağmen çok iyi bir gözlemci olduğu için çok doğru sonuçlara ulaşmış olmakla birlikte, eksiklikleri vardır bu teorinin; ancak bu evrim teorisini yadsıyacak kadar önemli bir olay değildir. O çağlarda beraber yaşamış olmalarına rağmen Mendel ile aralarında hiç bir bilimsel istişare de gerçekleşmemişt ir.Mendel bezelyeleri ilk çaprazlayan bilim adamı ve GENETİK`İn kurucusu sayılır(Avustur ya`lı bir papaz).
Homo Sapience`in evrim sürecini ise Karain Mağarası adlı yazımda izleyiniz.
Saygımla..
Şaban AKTAŞ
01.05.2009 Alıntı
Öncelikle konuya bilimsel bir gerçeklikle yaklaştığınız için teşekkür ederim.Şunu söyleyeyim ki ben bu teoriye şartsız şurtsuz inanan biri değilim. Neticede bir teoremdir ve ispatı yoktur. Ama aksinin de ispatı yoktur..
Benim bu konuda ki kavgam dinci (dindar değil) kesimin bu olaya bilimsel değil de inanç açısından yaklaşarak "Kuran'da Havva ve Adem'den geldik yazıyor demek ki bu teoriyi çöpe atalım" anlayışıdır… Yani inançsal düşünmeyi bilimsel düşünceni önüne koyan bakış açısı iledir kavgamız.Bu zihniyet ortaçağ zihniyetidir. Kuran'da Havva kelimesi geçmez, sadece Adem geçer.
Yoktan rasgele varoılmaya değil de Evrime inanan biri olarak size sormak istiyorum : " dinazorlar bir ara geçiş formu değildir de nedir?" hangi sınıfa koyuyorsunuz dinazorları ?
İsmail Sürücüoğlu Alıntı
Saygılarımla esen kalınız.
————————————————————-
Karain Mağarası
KARAİN MAĞARASI(Anadol u`daki en eski yerleşim merkezi )
Antalya`nın 27 km.kuzeyinde Yağca köyü sınırlarına gidiyoruz.Köyün içinden geçtik ve Karain Müzesini bulunduğu yerde durduk.Zamanı birden 500.000 yıl öncesine çevirdik.
Ne adı ne de sanı vardı dünyanın.Güneş yine doğuyor, yine batıyordu.Yerdeki insanımsı yaratık, aya, güneşe, yıldızlara yine bakıyor ama hiç birine bir anlam veremiyordu.Daha yenice dört ayak üstünden iki ayağı üstüne doğrulmuş ve ilk işi avuçlarının içine garip garip bakmak olmuştu.Az çok düşünebiliyordu , ne işe yarıyacak bunlar diye sordu kendi kendine.Derken bir taş aldı eline, fırlattı kendiliğinden.Taşın öteye gittiğini gördü.Hiç farkında olmadan,ayakta kalmanın ilk koşulunun ilk temel düğümümünü beynine attı.Sonra bir taş daha aldı eline, gördüğü ilk canlı hayvana vurdu taşı.Hayvan yığıldı kaldı.Aldı onu yedi çimçiy, hemen oracıkta karnını doyurdu.
Nereden buraya gelmiş, ne kadar uzun yol tepmişti bu insanımsılar, belli değil henüz.Akşam olunca en azından sığınacakları bir barınak vardı 100 metre kadar yüksek 250 metre kadar yukarıda ,dağın böğründe.Karain Mağarası,bu günkü uygarlığını temellerinin atıldığı Anadolu`daki en eski yerleşim merkezi idi burası.Yaşamak için elverişli bir sığınaktı.Mağaraya daha girişte solda genişçe bir hol vardı.İki katlı dubleks bir villa görünümündeki bu evin sanki girişi üst kattandı ve üstteki odadan alta ara bir merdivenle iniliyor havası hakimdi mağaranın oluşumunda.Üst kat yazlık, aşağıdaki kat kışlık ve esintilere, yağmura, fırtınaya karşı daha korunaklıydı.Girişin solunda ayrı küçük bir mağara daha vardı ki başlangıç aşamasında daha orayı kullanmaya gereksinim duymamışlardı.İlk girişten tabana kadar neredeyse 60 metre kadar derinliği olan mağara nereden baksanız en azından 150-200 kişiyi rahatlıkla barındıracak kadar genişti.Sıkışılırsa bu sayı iki katına da çıkarılabilirdi kişisel görüşümce.Her sabah acıkınca gözlerini açan insanımsılar bulundukları mağaradan aşağıdaki ovaya gözattıklarında , yaşamak için doğanın kendilerine sunduğu sayısız nimetlerin yanı sıra sayısız tehlikeler de yok sayılmazdı.Suya dalsalar sülükler bacaklarına yapışıyor,yalnı z kalsalar yırtıcı hayvanlar canlarını kapışıyorlardı.
Aşağısı uçsuz bucaksız her obadan gelenlerin yurdu Pamfilya Ovası idi ve güneyi 30 km .sonra Akdenize ulaşıyor, doğusu yarım ay çizen Toros Dağ Silsilesi ile dağlar aşıp gidiyor,Pamfily a`dan Klikya`ya uzanıyor,batısı Akdenize dikliğine uzanan ve bir set duvar çeken dağların ardından Aydınlık ve Işık ülkesi Likya`ya aralanıyordu.Sırtlarını ise vahşi bir doğaya, dağlara Psidya`ya yaslamışlardı.
Aşağıdaki ova tam bir bataklık araziden ibaretti.Kırkgöz Su Kaynakları o zamanlar daha bir gür akıyor, yer yer göller, yer yer bataklıklar uzayıp gidiyor, bu ortamı mamutlar, filler, aslanlar, su aygırları , geyikler, köpekler, yaban domuzları ve su kuşlarından oluşan zengin fauna kaplıyordu.Zaten su olmayan yerde yaşam olmazdı.Kırkgöz su kaynakları bu yerleşimin temel koşulu idi.(Bu mağarayı ilk araştırmaya çıkan Prof. İsmail Kılıç Kökten`in de temel çıkış noktasıydı bu prensip, nerede su var ise orada yaşam , eski yerleşim olabilir, prensibiydi bu…)
Evet, ne cep telefonu, ne uydu anteni,soğuk üşütüyor, sıcak yakıyor vur hayvanı yüz derisini , giy sırtına ısıt teni !Buna daha zaman var,hastalık var, sıtma var ne ilaç ne derde derman var…Zor işi insanımsıların.. Bakalım zaman ne gösterecek…
Gelecek yazımda Karain Mağarası Kazıları ile devam edeceğim dostlar.Sevgiyle kalınız.
……………………
DÜNYANIN YAŞI VE İNSANIN ORTAYA ÇIKIŞI
Gece göküyüzüne baktığımızda yakamozlar gibi ışıl ışıl milyonlarca yıldız gözümüze çarpar.Bunların bir kısmı yaşayan yıldızlardır, bakınca göz kırparlar, bir kısmı da sönmüş yıldızlar veya gezegenlerdirki güneşten aldığı ışığı ayna gibi bize yansıtırlar.Dünyamızın varoluşu elbette evrenin varoluşu ile birlikte düşünülmek zorundadır ve Big Bang kuramı, bu güne değin evrenin varoluşuna ilişin en bilimsel kuram olarak kabul görmektedir.Buna göre evren yaşı beş milyar yılın üstündedir.
AY ÜSTÜNE BİR DENEME adlı yazımda dünyada ilk canlı türlerinin(amph ibie`ler-hem karada hem suda yaşayabilen türler) oluşumuna çok kısa değinmiştim.
Uzaydan bakınca mavi bir portakal gibi gözüken dünyamız yaşamın ender rastlandığı gök cisimlerinin en güzelidir.Bu gün varlıkların canlı cansız yaşlarını ölçebilecek yöntemler, son derece gelişmiş bilimsel yöntemlerdir.
Radyoaktif metoda göre dünyamızın yaşı 3,5 Milyardan daha eski,ilk bitki örneklerinin sularda oluştuğu evre 340 milyon öncelerde , 310 Milyon yıl önce ilk balık türleri oluşmuş,300 Milyon yıl önce Amhibielerin balıklardan oluşumu ve yaşamın giderek evrilerek 200 Milyon yıl önce kurbağa kaplumbağa ve krokodillerin gelişimi izlemiştir.Hominoidlerin(İ nsana yakın maymun türünün 30 Milyon yıl önce oluştuğu ve dik yürümesiyle beyin hacmi 500 santimetre küpten , 1500 santimetre küpe çıkıp, kafatasının gelişeceği statik denge durumu sağlanmıştır.İnsan tarafından yapılan ilk aletler 600.000 yıl öncesine dayanmaktadır.
YÜRÜYEN EN ESKİ HOMİNİDLER:
1)ZİNJANTHROPUS YA DA HOMO HABİLİS, 1960 -1964 Yılları arasında Doğu Afrika`da Kenya sınırları içinde Olduwai vadisindeki mağaralarda , ingiliz bilginlerinden L.S.B. LAKEY ve eşi tarafından yapılan araştırmalarda bulunmuştur.Amerika`da Berkeley Üniversitesi laboratuvarları nda Potasyum -Argon Metoduna göre yapılmış değerlendirmede kalıntıların ele geçirildiği volkanik kül tabakasının üst katmanlarının1.200.000- alt katmanının ise 1.750.000 yıl öncesine ait olduğu saptanmıştır.
2)PITHECANTROPH US ERECTUS-JAVA ADAMI :
Maymuna benzeyen insan türü,veya insanımsı yaratık anlamına gelir.Hollandalı bilgin EUGENE DUBOİS tarafından Güneydoğu Asya`da Java Adasının kuzey-orta kesiminde Solo Nehri kıyılarında bulunan bu insanımsı yaratığın 550.000- 475.000 yıl öncesi yaşadığı saptanmıştır.
3)SINANTROPHUS PEKINENSIS (ÇİN ADAMI )Çinde Peking`in 42 km. güneybatısında çok eskiden büyük bir mağara, şimdi ise bir Vadi olan CHOUKOU -TIEN mevkiinde 1926- 1930 yılları arasında Kanada`lı bilgin D.BLACK ve Çinli Anatom PEİ tarafından bıulundu.Son incelemelerde Java adamı ile Çin adamının çağdaş olduğu ve ve her ikisinin aynı türdeki hominidin örneklerini teşkil ettiği anlaşılmaktadır .
İki ayağı üzerine yürüyen Çin adamının bulunduğu yerde ,kömür, kömürleşmiş kemik parçalarının bulunması ateşi kullandığının kanıtıdır. Dişleri üzerindeki araştırmalarda hem et hem sebze yediği anlaşılmaktadır .
Ayrıca Avrupada da hominid türleri bulunmuştur.Bunlar Homo Heidelbergensis ,Homo Neanderthalensi s, Homo Sapiens ve Homo Sapiens Recens adları verilmiştir.
KAYNAKÇA:ANADOL U UYGARLIKLARI-Ord.Prof.Dr.Ekrem AKURGAL
Gelecek yazıda kazılara geçebileceğiz.Saygılarımla.
……………..
ANTALYA`NIN DİP TARİHİNE GİRİŞ
ÖNSÖZ
…tarih yazı ile değil,insanın dünyada göründüğü andan itibaren başlar.İnsanlık tarihini temelini teşkil eden `Diptarih` devirlerini ve eserlerini tanıtmak, bölgede onarılmakta olan anıtlar gibi buraları da korumak ödevlerimiz arasındadır…(Pr of. Dr. İsmail Kılıç Kökten-1967 Karain Klavuzu`ndan.)
I-GİRİŞ=Taş Devirleri`nde İnsan- Çevre İlişkileri ve Kültürleşme:
İnsanı hiç kuşkusuz ki diğer canlılardan ayıran özelliklerin başında beyin kıvrımlarındaki gelişme gelir.El ile beyin arasında ince işbirliği sayesinde `HOMO FABER ` yani “ALET YAPAN İNSAN ` dünya üzerinde varlık gösterebilmişti r.
Bu milyonlarca yıl süren pek de kolay olmayan çetrefilli bir yoldur.İnsan bu yolda ilerlerken nice çetin doğa olayları ile karşılaşmıştır.
Primat takımının zekaca en üst üyesi olan insan, öteki canlı türlerinden farklı olarak,beyninin özelleşmesi sonucu gösterdiği biyolojik ve kültürel evrimiyle yerkürede görülmeye başladığı 4.Zaman`ın iklimine ve doğal çevresine,yakla şık 2(iki) milyon yıldan beri uyum sağlayabilmiş,g enlerinin evrimi ve doğal ayıklanma sonucu türünü bu güne dek yaşatabilmiştir .(Alpagut,1982…85).
İnsanın gelişiminin
özellikle biyo -kültürel evriminin gerçekleştiği `Pleistosen` dönemine kısaca değinmekte yarar görüyoruz.Jeolojik Zaman`lardan IV.Zaman`ın (KUATERNER`İN) ilk bölümü olan bu periyotta dünyamızın iklimi bu günkünden çok farklıdır.Dönüşümlü olarak sıcak ve soğuk dönemlerin egemen olduğu çağa BUZUL ÇAĞI da denir.(Arsebük G. 1990…63)
Günz, Mindel,Riss, Würm adı verilen buzul ve buzularası dönemlerle bilinen Pleistosen Devirde-İnsan kültürlerinin evreleri PALEOLOTİK (Eski Taş Devri :Alt-Orta -Üst),MEZOLİTİK olarak ayrılır.Buzulların ilerleyip gerilemesi, o dönem fauna ve florasını önemli ölçüde etkilemiştir.Çevresine uyum sağlayamayan kimi türler azalırken, birçokları da yok olmuştur.Buzullar ilerlediğinde sıcak iklimin hayvan ve bitki türleri güneye doğru yer değiştirmişler, buzullar gerilediğinde ise soğuk iklimin hayvan ve bitki türleri kuzeye çekilmişlerdir.Buzulların bu hareketleri, IV.Zaman bitki örtüsünü sırasıyla,buz çölleri,tundral ar, ormanlıklar, ve çöller biçiminde değişikliğe uğratmıştır.Öteki canlı türleriyle birlikte aynı iklim koşullarında ve aynı doğal çevrede yaşamış olan insanlar, çevrelerine uyum yapabildikleri sürece varlıklarını koruyabilmişler dir.Bu sert iklim ve doğal çevre o devrin kültürlerini de etkilemiş, örneğin Alt Taş Devri`nde alet teknolojisinin evrimi oldukça yavaş olmuştur. (Alpagut, B. 1982…86).
İnsanlık tarihini başlangıç döneminde yaşamış olan bu günkü uygarlıkları kendilerine borçlu olduğumuz `PALEOLİTİK`bir başka deyişle ` Yotma Taş Çağı ` insanları,yalnı zca taş ve kemiklerden ürettiklerialet lerden oluşan, son derece sınırlı bir teknik donatımla gerçekleştirebi ldikleri avcılık ve toplayıcılık eylemleri ile hayatlarını sürdürebiliyorl ardı.Bu durum ise onları büyük ölçüde doğaya bağımlı kılıyordu.O nedenle de doğanın kendilerine sunduğu besin kaynakları ile yetinmek zorunda kalıyorlar ve bu kaynaklarda meydana gelen değişmelere paralel olarak da yer değiştirmek zorunda kalıyorlardı.Özellikle de av hayvanlarını göçlerini izleyerek onların peşisıra gidiyorlardı. Yalçınkaya , I. 1988…40)
Paleolitik insanları sert ve soğuk iklimden korunmak için mağara ve kayaaltı sığınaklarında
barınıyorlardı.Besinlerini avcılık ve toplayıcılıkla sağlayan bu insanlar, 20-30 kişilik küçük gruplar halinde ortak bir yaşam sürüyorlardı.Zamanla ateşi bulan ve yiyeceklerini pişirerek yemeyi öğrenen insanoğlu, soğuktan korunmak için hayvan postlarından yararlandı.(Alpagut, B.1982..86).Tabii ki ateşi kontrol etmeyi, yani bir anlamada taşımayı ve sürdürmeyi öğrendiğinden itibaren ısınmak için ateşten de faydalandı.
Buzul Çağları sonrası ısınan yerkürede iklimin yumuşamasıyla çayırlar bollaşmış,orman lar düzlükleri kaplamış ve toplayıcılığa elverişli yörelerde nüfus birikimleri başlamıştı.MEZOLİTİK adı verilen bu kültür evresinde, avcılık yerini toplayıcılığa ve balıkçılığa bırakmıştır.Ormanların düzlükleri kaplamasıyla insanlar akarsu ve göl kenarlarında (Alpagut,B. 1982..88).ya da denize yakın yerlerde yaşamaya başladılar.Son Buzul (WÜRM) çağından itibaren yerküre ılıman iklime kavuşmuş ve bitki örtüsü zenginleşmiştir .Paleolitik, Mezolitik kültür evrelerinde besinlerini avcılık,toplayı cılık , balıkçılıkla elde eden insanlar Neolitik Dönem`de (YENİ TAŞ DEVRİ) yerleşik bir yaşam biçimi sürmeye başladılar.(Alpagut,B. 1982..88).Bu insanlığın ilk büyük devrimi bir başka deyişle “TARIM DEVRİMİ “ de denen NEOLİTİK DÖNEM`dir
NEOLİTİK insanları, bitki ve hayvan türlerini biyolojik evrimini yönlendirmişler dir.Akarsuların düzene girmesi ve deltaların oluşması tarıma elverişli topraklar hazırlamış,anca k tarım etkinliği yeryüzünün değişik yerlerinde değişik zamanlarda-doğal çevre ve iklim koşullarına bağlı olarak-ortaya çıkmıştır.Örneğin Anadolu`da Neolitik Kültürler Avrupa`dan çok daha önceleri başlamıştır.
Yerküre tabakaları arasında fosillerine rastlanan insan türlerini yaşadıkları çevrenin ve beslenme biçimlerinin onların anatomik ve morfolojik yapılarında birtakım değişikliklere yol açtığı görülmektedir.Örneğin Pleistosen devirden başlayarak insanın diş yapısında, diş sayısını azalması, oylumlarının küçülmesi biçiminde bir evrim görülmektedir.Dişlerin böyle küçülmeye başlamasında besinlerin pişirilerek yenmesi önemli önemli rol oynamıştır.Pişirmenin tarihi `HOMO ERECTUS“(İlk dik yürüyen insan)`a kadar inmektedir,ki bunun dolaylı kanıtı yine dişlerdir.Yiyeceklerin pişirilip yumuşak olarak yenmesi, dişlerin koparma ve çiğneme işlemlerini kolaylaştırdığı ndan, diş boyutlarında ve alt çene kemik yapısında küçülmelere neden olmuştur.Yumuşak besinler çene kaslarına daha az yük bindirdiğinden, çiğneme kaslarına olan ihtiyaç giderek azalmış ve bu kaslarda küçülmeler meydana getirmiştir.Bu da kafatasını ve yüzün genel çevresinin yeniden biçimlenmesine yol açmıştır.Çiğneme kasları küçüldükçe, bağlı oldukları kemik yapısının boyutlarında da küçülme meydana gelirken, insanın yüzü küçülmüş, buna karşılık beyin kutusu genişlemiş ve beyin hacmi artmıştır.
Kültürel evrim ile beyin hacmi ve diş ölçülerini
_______________ _______________ _______________ __
değişmeleri arasındaki ilişki Pleistosen
_______________ _______________ _______________ __
Devir`den sonra yoğunlaşmaktadı r.Dişlerin
_______________ _______________ _______________ __
morfolojisi ile orjinal boyutları, doğrudan
_______________ _______________ _______________ __
genetik kontrol altında bulunmaktadır.Demek
_______________ _______________ _______________ __
oluyor ki onların değerlerindeki bu değişimler
_______________ _______________ _______________ _
GERÇEK BİR BİYOLOJİK EVRİMDİR.
_______________ _______________ __
Ortadoğu`da M.Ö. 6000 yılları civarında çanak çömlek yapımını giderek yaygılaşması ve kullanılması yani besinlerin çeşitli biçimlerde islâh edilmesi ve besin hazırlama tekniklerinin geliştirilmesi, insanların diş morfolojisinde , diş boyutlarında ve bütün bunlara bağlı olarak altçene kemik yapısında önemli değişiklikler ortaya çıkarmıştır.Değişik beslenme yöntemleri ve besin hazırlama teknikleri, geçirilen hastalıklara, insanlarıninsan ların yaşadıkları çevrenin kendi anatomik ve morfolojik yapılarına etkileri, genetik olarak benzer toplumlarda birbirinden farklı evrim basamakları gösterebilmekte dir.(Alpagut, B. 1982..88-89).
İnsan ve doğal çevre arasındaki enerji ve madde alışverişi, canlılığın sürdürülebilmes i açısından çok önemlidir.(Alpagut,B. 1982..18).İnsanı tüm canlılarda olduğu gibi çevresinden ayrı düşünemeyiz.Taksonomik olarak PRİMATA takımına bağlanan insan III. ZAMAN`ın sonlarında bu takımın diğer üyelerinden ayrılmış ve kendi çizgisinde bu günlere dek gelmiştir.İnsanın geçmişine baktığımızda, belli bir noktadan sonra beyninin gelişimi sayesinde kültürü oluşturduğunu görüyoruz.Bunun için de önce iki ayağı üzerine kalkması gerekmiştir.O zamana kadar doğal çevreye bağlı olan insan bir anlamda doğaya kafa tutmaya başlamıştır.
Doğa Bilimleri temelde “CANLI İLE CANLI “, “MADDE İLE MADDE “, “ MADDE İLE CANLI “ arasındaki ilişkileri inceler.Bunun için de “EKOLOJİ “ gibi çeşitli çalışma alanları doğmuştur.
İnsanın gereksediği enerji üretiminin miktarı, teknoloji, doğal çevre, nüfus artış hızı tarafından etkilenmektedir .Bu enerjinin çağımızda çok miktarda üretimi ve dağıtımı sırasında, toprak, su , hava gibi doğal çevreyi hızla kirleten sanayi artıkları,canlı ların biyolojik yaşamına elverişli koşulları ortadan kaldırmaktadır.İnsan türünü geleceğini tehlikeye düşürecek, zararlı mutasyonlara yol açacak olan kötü birikimler yok olan diğer türler gibi insan türünün de tükenmesine neden olabilir.Bilinçsizce ekolojik koşulların değişmesine, çevre faktörlerinin canlılar üzerine olumsuz etkilerine izin verilirse EVRİM KURAMI `na göre tüm canlı türlerinin gelecekte yok olması olasıdır.Bu nedenle ÇEVRE-İNSAN ilişkilerinde üretilen enerjinin planlı bir şekilde üretimi ve dağıtımı zorunludur.(Alpagut, B. 1982..18- 19).
Belki de söylendiği gibi “ TARİH AFFETMEZ “.Ancak benim bildiğim insan isterse kendini, tüm diğer canlıları, gezegeni,hatta tüm evreni sevgiyle kucaklarsa daha yaşanılası dünyalarımız olur… Bunun yolu bilmekten geçiyor gibi geliyor bana ve de ` ` AŞK “tan.Bu gün bildiklerimizi ve borçlu olduğumuz yol göstericilerimi zin ve benim çabalarım boşa gitmez umuduyla “ Tarihin diplerine“ iyi yolculuklar.
13 Kasım 1995
HÜSEYİN ÇAĞLAYAN -ANTROPOLOG
AÇIKLAMA:Değerl i arkadaşım antropolog Hüseyin Çağlayan ile müştereken 1995 yılında bir müşterek proje başlatarak Karain Mağarası hakkında ayrıntılı bir kitap yazmaya karar vermiştik.Ben kendisine o zaman sahibi olduğum Maki Tur Turizm Seyahat ve Otelcilik Şirketi`nin sahibi olarak fotoğraf çekimlerinde ve kitabın baskısında destek vaad ettim.Hayli birlikte çalıştık, kitap baskı aşamasına gelince, şirketim yurt dışında Körfez Krizinin etkisiyle gelen sarsıntıyı aşamadı ve çalışmalarımız yarım kaldı.İnşallah burada bu çalışmaların gerisini yayınlayarak, bilgileri toplumumuza kazandıracağız.
Gelecek yazımızın konusu; PALEOLİTİK`TE ENDÜSTRİ VE ALET KAVRAMI
Hepinize saygılar sunarız.
……………………….
PALEOLİTİK DEVİRDE ENDÜSTRİ VE ALET KAVRAMI
Paleolitikte(Es ki Taş Devri) -teknik, endüstri ve alet- olmak üzere üç veri `UYGARLIK ` olarak adlandırdığımız bir kavramı nitelendirmeye olanak verir.Yontmataş kültürleri açısından endüstri , paelolitik insanın taş, kemik ve odundan yonttuğu düzeltili ya da düzeltisiz yonga ve dilgileri,aletl eri,doğal
biçiminden yararlanarak kullandığı nesneleri,vurga ç,yumru,çekirde k, işlik yeri artıklarını ve döküntüleri, bir başka deyişle kültür tabakalarından ele geçen tüm verileri kapsayan bir topluluktur.(YALÇINKAYA , I. 1989.s: 7 )
Yazısız devirleri kapsayan Paelolitik` te özdeksel izlerin ve insan uğraşının yorumunda en güvenilir ve en kalıcı belge taştan şekillendiriril miş ve işlenmiş aletlerdir.Toplumsal bir ürün olan alet,Paleolitik açıdan belirli bir ya da daha fazla işlevsel amaca yönelik olarak odun, kemik ve taştan değişik şekillerle yönlendirilmiş ve işlenmiş parçalardır.Özelliklle bu parçaların yapımı insanın kendini tanımlamak için kullandığı ölçütlerden en önemlisini oluşturmuştur ve alet yapımının insanı hayvandan ayıran ölçülerden biri olduğunu vurgulamak üzere “HOMO FABER “ deyimiyle tanımlamıştır. (Yalçınkaya ,Işın-1989. s:7-8)
Alet, insanla birlikte düşünülmesi gereken, insandan soyutlanması doğru olmayan bir şeydir ve alet yapımı da yalnızca insanlara özgüdür.Bazı maymun türlerinin de alet yaptıkları, son zamanlarda ileri sürülmektedir.Örneğin şempanzelerin ince dal parçalarını adeta olta gibi kullanarak bunları beyaz karınca yuvalarına soktukları ve dalların ucuna takılan karıncaları da tek tek yedikleri gösterilmektedi r…Fakat olaya nesnel açıdan bakıldığında, şempanzelerin alet yapma düzeyleri görsellikle sınırlı kalmaktadır.Ayrıca alet yapmak ve sadece onu kullanmak farklı iki kavramı ortaya koymaktadır.Bu canlıların yaptıkları (daha doğrusu kullandıkları) aletler hemen halledilmesi gereken bir soruna yöneliktir.İnsan elinden çıkma en eski aletler dahi görselliğin ötesinde olup, zihinsel bir amaçları vardır.Bazı gözlem ve kazanılan deneyimler sonucunda, örneğin şempanzeler tarafından gerçekleştirile n küçük değişiklikler- bir dalın yapraklarından temizlenmesi-bir yana bırakılacak olursa, gerçek anlamda alet yapımı bir insan uğraşıdır.(ARSEBÜK,G.1990.s:34, Yalçınkaya, I. 1989.s: 8 )
Hayvanların doğa içindeki ilksel gereksinmelerin i karşılayabilece k organları vardır,oysa insan bu organlardan yoksundur.Yani herhangi bir çevrede hiçbir donatım olmaksızın yaşamlarını sürdürebilecek kadar gelişkin bir vücut yapısına sahip değillerdir.(Yalçınkaya,I.1989.s:8 )İnsanın oldukça sınırlı gövde yeteneğine karşın,büyük çetrefilli bir beyni vardır, bu beyin geniş kapsamlı ve çok nazik bir sinir siteminin özeğini oluştrur…Demek ki doğa insana , gövdesine oranla oldukça bir beyin sağlamıştır,ins an bu beyinle kendi kültürünü yaratır…İnsanla r ve gelişim çizgimizin başındaki atalarımız iki gözle iki gözle tek bir resim görürler, oysa öbür memli hayvanlar iki görürler.İki gözün algıladığı görüntüleri birleştiren odak gereği kas duyuları,nesnel eri, yalın ve düz göreceğimiz yerde, gerçek somut nesneler olarak (stereoskopik) görmemizi ve uzaklık,yakınlı k ve derinlik yargısını sağlar.Bu yetenek olmasaydı, alet yapımı için el ve parmakların becerisi yetersiz kalırdı.İnsanın en kaba Taş Çağı (eolit) aletinden deprem yazar(sismograf ) gibi en duyarlısına kadar türlü aletleri yapmasına olanak sağlayan, kusursuz uyumlu, ama bilinçaltına yerleşmiş el ve göz işbirliğidir.Böylesine bir işbirliği sinir sisteminin en nazik dengesi ve büyük beyindeki yolların çetrefil bağlantısı sonucu oluşur.(Childe,G.1988.s:25-26)
Görüldüğü gibi alet yapımı bir bakıma el ile ayak arasındaki ince işbirliğini gerektirir. Bunun için de öncelikle ellerin serbest kalması, ellerinin serbest kalması için de iki ayağı üstünde dik durması gerekir.Bu da BİYO-KÜLTÜREL EVRİMLE mümkün olabilir.Güven Arsebük, insan-alet ilişkilerini insanın evrimsel gelişimi ile yakın bir ilişkisi olduğunu vurgulamak üzere çeşitli yazarlardan alıntılayarak altı aşamada açıklıyor: “Birinci aşamada, muhtemelen Pliosen ortalarında veya üçüncü çeyreğinde bir yerde, bazı hominidlerin çeşitli doğal nesneleri arada sırada alet olarak kullanmış olmaları ihtimali vardır.Bu ilk aşamada alet yapımından bahsedilemez, sadece alet kullanım söz konusu olabilir.
İkinci aşamada Pliosen sonlarında bazı hominidlerin çevrelerinden buldukları bazı doğal nesneleri yavaş yavaş aletlere dönüştürmeye başlamış olabilirler.Bu dönemde kullanılan hammadde daha çok odun ve kemik olduğu için günümüze kadar ulaşamamışlardı r.
Üçüncü aşamada HOMO HABİLİS`in oluşturduğu en eski aletlere Oldowan türü ya da Yontuk çakıl aletler(çay taşı aletleri) adı verilir.Bu en eski aletlerin dahi insanın evrimsel ve zihinsel yapısına uygun olarak, önceden saptanmış bazı kurallara bağlı kalınmak suretiyle standart bir şekilde ve amaçlarına yönelik bir biçimde oluşturulduklar ı görülür.
Dördüncü aşamada ise HOMO ERECTUS`un belirli kurallara bağlı kalarak özel sorunların çözümüne yönelik çok farklı tü ve yöntemlerle aletler yaptığını görmekteyiz.
Beşinci aşamada ise daha gelişkin bir durumla karşılaşmaktayı z.Bu dönemde hem NEANDERTHAL İNSANI`nın yaptığı gibi ana amaçlara yönelik özel aletlere ve hem de kısa bir dönem sonra karşılaşılan HOMO SAPİENS2lerinki gibi karmaşık alet örneklerine rastlanılmaktad ır.
Altıncı aşamadaysa , insanlar karasabandan başlayarak giderek gelişen ve günümüzde de devam eden makinaları yapmaktadırlar.(ARSEBÜK,G. 1990. s:38-39). “
.HAMMADDE
“Kaya kristali, kumtaşı, kalker, kuvars, kuvarsit, obsidiyen, bazalt, andezit,diorit, çakmaktaşı gibi kırılabilir kaya taş endüstrisi yapımında kullanıldığı bilinen bir gerçektir.YONTMATAŞ evrelerinde kullanılan bu kaya çeşitleri ve özellikle bazılarının kullanılmış olması hammaddenin bazı pratik deneyimler sonucunda seçildiğini göstermektedir.Teknik ve kültürel düzey ne kadar ilkel olursa olsun, taşın seçiminde karar verdirici bir takım etmenler vardır.bir mineral olan kuvars grubuna giren kayalar, kristalin kayalara göre daha fazla kullanılmışlard ır.Bu kayalar geniş ölçüde SİO2 (Silisyumdioksi t)taşırlar.İşleme ve yontma teknikleri için gerekli olan yapısal özellikleri de taşırlar.En ıralayıcı nitelikleri camsı oluşlarıdır.Bu gruba giren en önemli ve yaygın taş cinsi çakmaktaşıdır.Çakmaktaşı kuvarsın şekilsiz, çok ufak kristalli bir türüdür.
Bilinçli taş seçiminin en güzel kanıtı, aynı ortam içnde yukarıda belirtilen taş çeşitlerinin bir kaçının çakmaktaşı ile birlikte bulunması durumunda bu sonuncunun yeğlenmiş olmasıdır.Aynı gerçeği Karain Mağarası`nda saptıyoruz.Çevrede kireç taşlarını son derece bol olmasına karşın Karain Paleolitik İnsanı`nın büyük bir olasılıkla deniz ve akrsu kenarlarından toplandığı yumru ya da çakılların alet yapımında kullandığı görülüyor.(Yalçınkaya, I. – 1989 s:11) “
HÜSEYİN ÇAĞLAYAN-ANTROPOLOG / Antalya- 1995
……………………………………… ……………………………………… ……
Sevgili dostlar, gelecek yazıız KARAİN MAĞARASI ile devam edecek.Saygılarımızla.
………………..
KARAİN MÜZESİ
Karain Müzesi`ne ulaştığınızda, sizi İbrahim amca sıcak bir merhaba ile karşılar.İbrahim Çavdar burada hemen hemen Karain`i araştırma tarihçesi kadar eskidir.Bu sevimli ihtiyar 20 Eylül 1966 dan beri Karain`i beklemektedir.Tarihsel, kültürel varlıklarımızın korunması adına gösterdiği özverili çabalar için teşekkürler İbrahim amca…
Şirin Karain Müzesi`nde sizi yıllarca süren çalışmaların ürünü buluntular karşılar.Bu buluntular, alt Paleolitik`ten Roma devrine kadar uzanır.Birinci vitrinde Paleolitik devirlerde avlanan hayvanlara ait dişler, boynuzlar, ve defans dişleri, kemikler yer alır.
İkinci vitrin alt Paleolitik taş aletlerinden örneklerle beraber antik fil(Elphas antigeus ) kemikleri, mağara ayısı (ursus spelaus) çene kemikleri ve dişleri, su aygırı(hippotam us) defans dişlerini içerir.III. vitrin Orta Paleolitik Mousterien I-II Taş Alet Endüstrisinden örneklere ayrılmıştır.Dördüncü vitrinde Üst Paleolitik Orinyasiye ı-II-III-IV ` ait taş alet endüstrisi örnekleri, kemik alet ve takı örnekleri sergilenmektedi r.
Beşinci bölüm Cillalı taş, Kalkolitik ve Bronz devirlerinde yenen hayvanlar, tahıl taneleri ve meyvalar,boynuz lu hayvanlar,yumuş akçalar, etçil hayvanlar, incir, buğday,örnekler iyle doludur.Altıncı vitrien Cilalı Taş (Neolitik) döneme ait kemik bizler, ağırşak, seramik parçaları,taş aletler,öğütme taşı, Kalkolitik dönemin seramik kap -kacak, taş alet ve kemikler, Hellenistik ve Roma Devri ile ilgili buluntuları içerir.
Duvararda İ.Kılıç Kökten`in çizdiği illüstrasyon ve çizimler, bir köşede yine kökten`in yaptığı Neanderthal büstü, alet yapma ve kullanma tekniklerine dair çizimler, büyük Türkiye haritasındadipt arih buluntuları, buluntu ve yerleşim şekilleri yer alır.
HÜSEYİN ÇAĞLAYAN- ANTROPOLOG
ANTALYA-1995
……………………………………… ……………………………………… …….
AÇIKLAMA: Yukarıda Karain Müzesi bekçisi olarak adı geçen sayın ibrahim ÇAVDAR şimdi emekli olmuştur.Ne zaman bir turist grubu götürsem , biz Mağarayı dolaşıp gelene kadar çaylarımızı hazır ederek, geleneksel Türk konukseverliği ile bizlere sevgi saygı gösterip, hizmet eden muhterem amcamızı ben de sevgi saygı ve şükranla yâd ederim.
Hepinize saygılarımla…
Şaban AKTAŞ
26.08.2008
…………………….
ANTALYA MÜZESİ PREHİSTORYA BÖLÜMÜ
Antalya Müzesine girdiğinizde sizi önce doğa tarihi seksiyonu karşılar.Buradaki üç camlı bölme Milyarlarca yıl süren canlı evriminin göstergesi olan fosillere ayrılmıştır.Kafadan ayaklılar, I.Jeolojik zamanın yüzücü yumuşakçaları, yassı solungaçlılar, mercanlar, derisidikenlile r,delikliler,ko lsu ayaklılar, balıklar ve bitkilere ait fosilleri görmek mümkündür.Buradan sola kıvrılıdığınızd a Prehistorya Galerisi`ne gelinir.Bu galeri İ.Kılıç Kökten anısına düzenlenmiştir.Duvarda Kılıç Kökten`in çizdiği prehistorik av sahnesini anlatan illüstrasyon ve Neanderthal tasviri bulunmaktadır.Köşedeki vitrin Alt Paleolitik Kültürlere ayrılmıştır.İki yüzeyli el baltaları,yontu k çakıllar,mutfak artıkları,Aşöly en, Şelliyen Kültür kalıntıları ve taş çekiçlerle birlikte duvarda yongalama tekniğiyle ilgili çizimler sergilenmektedi r.
İkinci vitrin Orta Paleolitik kültürlerinden Musteriyen -I ve Musteriyen -II`ye ait kültürel kalıntıları içermektedir.
Üçüncü vitrinde orta Paleolitik kültürlerin yaratıcısı Neanderthal Adamı tasviri, ve deri kazıyan Neanderthal adamı illüstrasyonu, bunların altında -7- Yedi adet kazıkla gerilmiş hayvan derisi o dönem insanın deriyi nasıl tabakladığını anlatmak üzere konmuştur.Duvarda taş aletlerin ne işe yaradığını gösteren resimler bulunur.Vitrinin en önünde Karain`in en önemli buluntularından bir olan Neanderthal Çocuğuna ait frontal (alın kemiği) parçası segilenmektedir .Paleolitik dönemin dev yaratıklarından mamuta ait büyük bir alt bacak kemiği ve defans dişi, aletlerden ön kazıyıcılar, mızrak uçları,çontuklu lar,günümüz aletleriyle karşolaştırılar ak görsel zenginlik yaratılmış.
Dördüncü vitrin Üst Paleolitik kültürlere ayrılmıştır.Arugnacien I-II-III-IV ` e dair deliciler, mutfak artıkları, çeşitli aletlerin yanısıra Mezolitik dönem mikrolitleri bu vitrinde sunulmaktadır. Artık bu dönemde sanatın ortaya çıkmaya başladığını sergilenen eserlerden anlıyoruz:Taşın ır sanat eserlerinden stilize figürin , çakıl taşı üzerine bizon çalışması, değişik boyutta ve çeşitte taşlar üzerine çiziktirilmişle rdir.Bu eserler bize “Taş Devri “ diye tabir edilen dönmelerin insanının yüksek sanat duygularını göstermesi bakımından ilginçtir.
Beşinci Vitrin Karain Mağarası Orta ve Üst Paleolitik fosil hayvan kemiklerin yani Pleistosen fauna (hayvan topluluğu)`ya ayrılmıştır.Bunların içinde boynuzlular, domuzlara ait tusklar(Defans dişleri) ve alın kemiği parçaları, çeşitli hayvanlara ait parmak kemikleri, peçe, Vertebra(Omurga ), kemik parçaları ve iki adet salyangoz sayılabilir.
Altıncı vitrin Karain Mağarası Geç Neolitik (İ.Ö. 6500- 5000) dönmein çanak çömlek parçaları, kemik iğne ve deliciler, ilk Tunç Çağı (3000-2000)` nın çanak çömlek, buğday incir kalıntılaruyla, obsidiyen dilgiler, Kalkolitik (5000- 3000) dönemin çanak çömlek, obsidiyen v.s. aletler, taş baltalar, kemik aletler, iğneler delicilere aittir.Bu vitrin bize artık tarımın başladığını, çanak çömlek yapımının yaygınlaşmaya başladığını göstermektedir.
HÜSEYİN ÇAĞLAYAN- ANTROPOLOG
1995- ANTALYA
……………………………………… ……………………………………… …….
Bu bahsedilen yerleri yerinde birlikte araştırdığımız saygı değer arakadaşım değerli bilim insanı antropolog Hüseyin Çağlayan`a huzurunuzda teşekkürü borç bilirim.İleriki safhalarda bu yerlere ait fotoğrafları da size sunacağız.Bu vesile ile okuyuculara, sevgili Edebiyat Defteri yazar ve şairlerine saygılar sunuyorum.
Şaban AKTAŞ
26.08.2008 -ANTALYA
…………………
KARAİN MAĞARASI HAKKINDA AYRINTILI AÇIKLAMALAR
Karain Mağarası Antalya`nın 30 km. kuzeybatı kuzeyindeki Merkez kazaya bağlı Yağca köyü sınırları içindendir.Toros Dağ Silsilesi`ne bağlı Şam ya da Katran Dağı`nın kalkerli doğu yamaçları üzerindendir.(Kökten,İ.K. 1967, s:5, Yalçınkaya,I. -1988, s:39)Katran dağının bu doğu yamaçları üzerinde bir de fay hattı bulunmaktadır.Kalkerli yapı içlerine işleyen sularla içeride boşluklar oluşmasına neden olmaktadır.Bu boşluklar eğer yamaçlara yakın yerlerde olursa ve bir de böyle fay zonu varsa çökmeye elverişlidir.Böyle çökme durumunda Karain ve çevresindeki irili ufaklı mağaralar gibi bu doğal barınakların oluşmaları ve ve ağızlarının açılması mümkün olmaktadır.(Yalçınkaya, I.1988..s:39)
Karain ve çevresindeki mağaralar (Kızılini, Mustanini,Sırtl anini,Çarkini, Öküzini,Koyunin i, Güvercinini v.s.)1946-1958 yıllarında Prof.Dr.İsmail Kılıç Kökten tarafından tesbit edilmiştir.1974 yılında aramızdan ayrılan bu değerli araştırıcı ömrünü Anadolu Diptarihi`ni araştırmaya adamıştır.Bakın 1967 tarihli kendi kaleminden çıkma “Karain Klavuzu“nda bu mağaraya duyduğu heyecanı nasıl anlatıyor.
“Bu mağara şimdiye kadar Anadolu`da incelediğim mağaraların hepsinden daha sürekli iskan edilmiştir.Karain Mağarası gibi Eskitaş (Paleolitik )Orta ya da Arataş (Mezolitik), Yenitaş (Neolitik) devirlerini, Kalkolitik, Bronz ve daha sonraki çağları sürekli olarak aydınlatan bir mağaraya rastlanmamıştır .Bütün duvarları kitabelerle kaplı,içinde su depoları, yapı kalıntıları bulunan “İndağı Mağarası “ ,dibinde su akan, diptarih (Prehistorya) öntarih (Protohistorya) eserleri ve fosil insan iskelet kalıntıları çıkarılan“Kadıp ınarı “ veya “ Kadıini Mağarası “( ALANYA), Dengel Köyü (MARAŞ) mağaralarından içinde çağlayanlar ve göller bulunan “Galeblikini “ ve çevresinde kazı yapılan mağaralar, Karain kadar verimli çıkmamışlardır.“ Kökten, İ.K. 1967..s:6-7 )
Karain Mağarasının içinde bulunduğu çevre koşulları mağaranın iskan tarihi açısından çeşitli özellikler göstermektedir.Mağaranın ağzı güney -güneydoğuya açılmış olup dünyada örneğine az rastlanan geniş bir traverten ovasına bakmaktadır.Karain`den yaklaşık 1 km. uzaklıkta bulunan bir yamacın eteğinde bol su veren karstik kaynaklar bulunmaktadır.(Yalçınkaya, Işıl. 1988..s:40 )Dünyanın bir çok yerinde Paleolitik yataklar ancak mevsimlik iskan izleri verebilmektedir .Oysa Karain`in içinde bulunduğu ekolojik özellikleri, Yontma Taş Çağının başlangıcından klasik çağlara kadar burayı insanların kesintisiz bir biçimde mekan tutmalarına olanak tanımıştır.Karain barınak olmaya çok elverişlidir.Yüksekte oluşu, yukarıda saydığımız bulakların çevresinde bulunuşu,yabani meyve ağaçlarının, yenir yabani köklerin ve sebzelerin,hayv anların çokluğu insanları devamlı olarak bu yöreye toplamış ve tarih boyunca bu verimli yerlerde kalmalarını sağlamıştır.Bu Paleekolojik(es ki çevre bilimsel ) çerçeve içinde insanın hayatını sürdürebilmesi için çok büyük önem taşıyan bu kaynakların bulunması, burasını iskan edebilme açısından imtiyazlı bir alan haline getirmiştir.Zaten bu durum mağaranın arkeolojik tabakalarından ele geçen çok sayıdaki hayvan ve bitki fosillerinden de kolayca anlaşılmaktadır .(Yalçınkaya, I.1988..s:41,Kökten,İ.K.1967 ..s:7)
Antalya bölgesinin hatta Anadolu tarihini kavramak ve tam bir bilgiye sahip olabilmek için ziyaretçilerimi z işe Karain`den başlamaları gerekir diyen hocamız İ.Kılıç Kökten`e katılmamak olası değil.Çünkü bu günkü konforlu hayatlarımızı insanlaşma sürecinin başındaki atalarımıza borçluyuz.Hepimiz önünde sonunda “Nereden geldik ? “ sorusunu yaşamımız sorar ve yanıtlar aramaya çalışırız.Kronolojik olarakta ilk basamaklarda yer alanbilim daha doğrusu gerçek aşkıyla çalışan bilimadamlarını n gün ışığına çıkardığı bu mağara öncelikle ziyaret edilmeli gibi geliyor bana.Bu arada Karain Mağarasına gitmeden önce Antalya müzesini öncelikle Karain köşesine dikkat edilmesini sağlık veririm.
Karain Mağarası, 1946 yılında İ.Kılıç Kökten`in o sıralarda öğrencisi olanProf. Dr. Fikret Ozansoy ile birlikte, Gurma köyü mağaralarına yaptığı bir gezi sırasında saptanmıştır.Aynı yılda araştırmacı tarafından, çok sınırlı imkanlar içinde başlatılan kazılar, 1973 yılına kadar çeşitli aralıklarla sürdürülmüştür…
Söz konusu yıllar arasında çevre araştırmaları da gerçekleştiren Kökten, Karain`in çevresinde yer alan kalkerli tepelerin yamaçlarında irili ufaklı bir çok mağarayı gün ışığına çıkarmıştır.Bu mağaralar arasında özelllikle Öküzini Çarkini ve Kızılin iskan izleri vermiş olup üst paleolitik görünümlü endüstrileri içermektedir.Tüm bu buluntu yerleri ve bunlardan elde edilen iskana ilişkin buluntular Karain çevresini Paleolitik çağ boyunca, insanın yaşamasına elverişli ekolojik koşulları taşıdığını ortaya koymaktadır.“
( Yalçınkaya,I. 1986..s:21-22)
Karain Kazıları, 1985 yılı Eylül ayında, mağaraya yıllarını vererek onu Türk ve Dünya bilim alemine kazandıran, Prof. Dr.İsmail Kılıç Kökten`in öğrencisi değerli öğretmenimiz Prof. Dr. Işın Yalçınkaya tarafından yeniden başlatılmıştır.(a.g.y…21-2-dipnot 2 )
Mağaradaki kazılar Yalçınkaya`nın bilimsel sorumluluğunda halen devam etmektedir.( VIII. 86`dan itibaren Kazı sonuçları toplantıları, -Sempozyumları-Bildirileri.).
KARAİN`İN İNSANLIK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ:
ŞİMDİLİK YURDUMUZDA HİÇ BİR MAĞARADA KARAİN`DE GÖRÜLEN ARKEOLOJİK KATLAŞIM VE KRONOLOJİK SÜREKLİLİK GÖRÜLMEMİŞTİR.
Bu durum ,yalnız ülkemizin kültür tarihi ve değerleri açısından değil, aynı zamanda Dünya, özellikle de Yakındoğu Diptarihi için de büyük bir anlam taşımaktadır.Zira büyük uygarlıkların yer aldığı Avrupa`nın büyük bir kısmı, özellikle kuzeyi,….4.Zaman`ın ilk ve uzun dönemi olan Pleistosen`de buzullarla kaplı idi ve buralarda ilk insanların devamlı olarak iskan edebilecekleri alanlar son derece sınırlıydı.Oysa anadolu, bugün insanlığın beşiği olarak bilinen Afrika gibi, bu buzul takkesini dışında kalıyor ve böylece insan atalarını yaşamasına elverişli alanları içeriyordu.İşta Karain Mağarası, Paleolitik Çağın her aşamasında insanın Anadolu`da yaşayabileceğin i kanıtlayan merkezlerin başında gelmektedir.Ayrıca bu durum, Anadolu`da da Afrika kadar eskiye inen insan kalıntı ve kültürlerinin bulunabileceğin in de bir göstergesidir.
İnsanlık tarihinin başlangıcındaki süreç içinde mağara,alt Yontmataş`tan başlayarak, Orta ve Üst Yontmataş evreleri , Neolitik, Kalkolitik,Eski tunç gibi Protohistorik Çağlar`da da ve Klasik Çağ`da da insanlar tarafından sürekli iskan edilmiştir.bunu doğal bir sonucu olarak da kalın bir “Kültür Dolgusu “ içermektedir.Türkiye de araştırılan mağaraların bir çoğunda toprak dolgusu 70 cm. ile 5 m. arasında değişirken Karainde kalınlık 11 metreyi bulmaktadır…
…Mağarada en uzun süren ve en önemli yerleşme, günümüzden ortalama 2000.000 yıl ile10.000 yıl arasında gelişmiş olan Yontmataş çağı ile ilgilidir.Bunun, başlangıçtan; günümüzden 140.000 yıl öncesi arasındaki kısmı Altpaleolitik`e , 140.000 ile 40.000 yılları arasındaki kısmı Orta Paleolitik`e, 40.000 ile 10.000 yıl arasındaki dönem ise Üst Paleoltik`e aittir.Görüldüğü gibi insanlık tarihini en uzun süren dönemi Alt Paleolitik tir.Orta Paleolitik`ten üst Paleolitike doğru çıktıkça süre kısalmaktadır.Esasen, insanlık tarihinde en eski dönemlerden daha ilerlemiş dönemlere çıktıkça kültürel ve teknolojik gelişmenin hız ivmesinde büyük bir artış görülmektedir.Nitekim, paleolitik teknoloji yerini milyonlarca yıl sonra neolitik teknolojiye bırakmıştır.oysa petrole dayalı bir enerjini yerinielli yıl gibi kısa bir süre içinde atom enerjisine dayalı bir teknolojiye bırktığını biliyoruz.bu gelişme daha da kısa süreler inerek devam etmektedir ve edecektir.Bu durum, kültürel birikimin doyum noktasına ulaşması ile doğrudan bağıntılıdır.Şu halde neolitik teknoloji ile birlikte insanlığın yerleşik hayata , dolayısıyla üretime geçişi, onun tarihini uzun süreci daha dün kadar zamanımıza yakındır.Bugün Anadolu `daki arayışımız, burada yaşayan insanların, insanlık tarihinin bu geniş başlangıç uzanımının hangi sınırlar içinde yer aldığıdır.Bu bakımdan yapılacak iş son derece önemli olup, boyutları da sanıldığından büyüktür.“ (Yalçınkaya , I.1988..s: 45-46 )
KARAİN İNSANLARI VE BIRAKTIKLARI İZLER:
Karain buluntuları Antalya, Karain ve Anadolu Medeniyetleri Müzeleri ile A.Ü.Dil Tarih Coğrafya Fakültesi`ndeki Profesör Işın Yalçınkaya başkanlığındaki PREHİSTORYA ANA BİLİM DALI`nda bulunmaktadır.(Yalçınkaya, I.1989…s:2)Buluntu lara geçmeden önce, Paleolitik Dönemler için endüstri ve alet kavramının ne anlama geldiğinden söz etmekte yarar var, daha sonra da Karain insanlarının bıraktığı taş alet endüstrisi ile birlikte, kemik aletler-eşyalar, sanat eserleri, bitki ve hayvan, ateş izlerive Karain insanının kendisine ait fosil kalıntılarından bahsedilecektir .
HÜSEYİN ÇAĞLAYAN- ANTROPOLOG
1995-ANTALYA
……………………………………… ……………………………………… ……..
SEVGİLİ DOSTLAR,
BU YAZININ YAZILDIĞI TARİH 1995 YILIDIR. O GÜNDEN BU YANA MAĞARA TARİHİ ÜZERİNDE YAPILAN ARAŞTIRMA VE İNCELEMELER, KARAİN MAĞARASINDA İNSANIN YERLEŞİM BAŞLANGICININ, GÜNÜMÜZDEN 500.000 YIL ÖNCESİNE KADAR GERİYE GÖTÜRÜLEBİLECEĞ İNE İLİŞKİN, BU YIL AKDENİZ MEDENİYETLERİNİ ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜNCE ( AKMED ) DÜZENLENEN KONFERANSLARDA BİLİM ADAMLARI VE ARAŞTIRMACILAR TARAFINDAN AÇIKLAMALARDA BULUNULMUŞTUR.
SAYGILARIMIZLA.
ŞABAN AKTAŞ
26.08.2008
…………………….
KARAİN`E GİDİŞ
1)Antalya – Burdur karayolu izlenerek Kepez adı verilen Antalya`nın hemen kuzeyindeki ilk platoya çıkar çıkmaz ,bir kilometre kadar sonra sola saparak ,eskiden Yeşilbayır olarak bilinen şimdi ise Döşemealtı ilçesi sınırları içinde kalan yoldan Yeniköy istikametine ilerleyiniz.Yeniköy`ü bitiminden sonra Kırkgöz su kaynakları (Pınarbaşı)nın olduğu yöne ilerleyip,tekra r Yağca köyüne sola sapak noktasında Karain levhasını göreceksiniz(6 km.)İlerleyip yolun Çığlık köyüne ve Termessos antik kentine giden devamı ile çatallaştığı noktadan sağa Yağca köyüne sapınız, köy içinden geçerek köyün dışında dağın eteğindeki Karain müzesine kadar devam edip , müze önünde otoparkta kalınız.
Antalya`ya Burdur istikametinden gelenler için ise,925 rakımlı Çubuk Boğazını bitip de tam Döşemealtı ovasının başladığı yerde sağa doğru Kırkgözhan Kervansarayına ait levha izlenir.Buradan Pınarbaşı`ından (Kırkgöz su kaynakları) Yeniköy istikametine giderken yine Yağca köyü yol sapağına gelince Karain (6 km.) levhası ile karşılaşırsınız ,bu kez sağa dönüp Yağca köyünde Karain`e rahatlıkla ulaşırsınız. Yanlışlıkla Termessos istikametine geçmeden sağa Yağca köyü içine girilmelidir.Binek otomobil otobüs ulaşımına elverişli bir yoldur.
2)Antalya- Korkuteli karayolu takibedilirse, antalya Kepez platosu başlangıcından Korkuteli- Denizli levhası izlenir yaklaşık 20 km. kadar sonra Termessos antik kenti yol sapağına gelmeden sağa (Karain – 12 km. )levhasını görürsünüz.Buradan devamla otantik bir Döşemaltı yörük köyü olan Çığlık içinden geçerken halı dokuyan,tarlada çalışan kadın ve erkekleri izleyerek Çığlık köyü bitiminde Yağca köyüne ulaşırsınız.Köyün içinden, dağın dibini izleyip Karain Müzesine gelirsiniz. Mağara dikey doğrultuda müzeden 150 m. yukarıdadır.Dağa basamak basamak gidiş yolu düzenlenmiştir. Dinlenerek 20 dakikalık bir yürüyüşle mağaraya çıkılır. Yanınızda içme suyu bulundurmanız ve spor tip sağlam ayakkabı giymeniz tavsiye olunur.Mesai saatleri dışında Karain ve müzesi ziyarete kapalıdır.Mağara içinde elektrikli aydınlatma mevcut olmakla birlikte bir el feneri yanınıza almanız şayan-ı tavsiyedir.
Şaban AKTAŞ Alıntı
Saygılarımla.
Çin'de paleontoloiji yakın tarihinin en parlak "evrimsel buluşu" gerçekleşti: Ünlü evrimbilimci ve Darwinci Thomas Henry Huxley, Evrim Kuramı gereğince, 19.yy'da, dinozorlarla kuşlar arasında bir geçiş türü olması gerekir diye ona ilk kez işaret etmişti. 1916 yılında da Danimarkalı araştırmacı Gerard Heilmann «Kuşların Kökeni» adlı eserinde evrim teorisine dayanarak böyle bir hayvanın olacağını tahmin etmiş ve üstelik tahmini bir resim de çizmişti. Arkeopiteriks (Archaeopteryx) , bu öngörüleri gerçekleştiren ilk "uçan dinozor" oldu!
Eksiksiz ilk Archaeopteryx, ya da Darwin’in deyişiyle “garip kuş” iskeleti, “Türlerin Kökeni” adlı yapıtın yayımlanmasında n iki yıl sonra, Almanya’nın Solnhofen bölgesinde bulunmuştu. O tarihten bu yana da evrimsel açıdan bir tür anomali özelliğini korudu.
Son on onbeş yılda bulunan göz kamaştırıcı tüylü dinozorlar ise, Teropod adıyla bilinen küçük bir dinozor grubunun, nasıl ilk kuşların ortaya çıkışına yol açtıklarını açıkça ortaya koyuyor.
Ancak bulunan bu örneklerin neredeyse tümü Kretas dönemine uzanıyor. Bir başka deyişle, bunlar Archaeopteryx’t en en az 20 milyon yıl daha gençler. Jura dönemine ait teropod fosili kayıtları pek zengin olmadığından, kökleri Archaeopteryx’t en öncelere uzanan tüylü dinozorlar konusunda da kesin bir bilgi bulunmuyor.
Archaeopteryx’t en yaşça büyük bir tüylü dinozor türünün en yakın örneği olan Pedopenna, 2005 yılında Moğolistan’ın iç kesimlerinde bulundu. Ancak iç Moğolistan çökelinin yaşı konusunda kesin bir görüş olmadığı gibi, Pedopenna’nın da bir olasılıkla Archaeopteryx’t en biraz daha genç olduğu düşünülüyor.
ARANAN "KUŞ" BULUNUYOR
Gelgelelim, geçen yıl Çin’in fosil tarlası olarak bilinen Tiaojishan oluşumunda Xu Xing ve arkadaşları tarafından bulunan ilk tüylü dinozor örneği olan Anchiornis huxleyi hiç de öyle değil. Kısa bir süre önce tamamlanan çalışmalar 34 santimetre uzunluğunda ve 110 gram ağırlığında olduğu düşünülen bu dört kanatlı yaratığın köklerinin 161 ile 151 milyon yıl öncesine dayandığı (dolayısıyla Archaeopteryx’t en daha yaşlı olduğu) ve dinozorlardan kuşlara uzanan evrim sürecinde çok önemli bir aşama olduğu belirtiliyor.
Adını Yunanca “kuşumsu, kuş benzeri” anlamına gelen Anchiornis ve kuşlarla dinozorlar arasındaki evrimsel bağa ilk dikkat çeken dirimbilimciler den biri olan Thomas Henry Huxley’den alan Anchiornis huxleyi küçük, tüylü ve dört kanatlı yeni bir tür kuş fosili.
Bu türün dört bacağının da iyice gelişmiş tüylerle kaplı olması, fosil on yıl önce bulunmuş olsaydı bir olasılıkla garipsenirdi. Ne var ki, son yıllarda eskivarlıkbilim ciler tarafından elde edilen bulgular, dört-kanat düzeninin ilk kuşlarda ayrıksı bir durum olmaktan çok, vazgeçilmez bir koşul olabileceğini ortaya koyuyor- hem 2003 yılında bulunan Microraptor’un, hem de Pedopenna’nın tüylü arka bacakları olduğuna dikkat çekiliyor.
Anchiornis’i bulan Beijing’deki Omurgalı Eskivarlıkbilim Enstitüsü araştırmacıları ndan Xu Xing, "Güncel veriler dört-kanatlı düzenin muhtemelen bir zamanlar dromaesaurid’le ri (Microraptor’u içeren dinozor ailesi) ve troodontid’leri (Anchiornis’in ait olduğu dinozor ailesi) içine alan Paraves grubunun temelinde evrildiğine işaret ediyor,” diyor.
Xu, yeni bulgunun “kuşların evrim sürecindeki kritik bir aşamadan” kaynaklandığını ve bir olasılıkla daha uzun, daha güçlü ön kanatların (sonuç olarak) evrilmesi sonucunda arka kanatların gereksiz duruma geldiğini de sözlerine ekliyor.
BACAKLARI UZUN
Anchiornis’in üçgen biçimindeki kafatası öteki troodontid’lerl e ortak çeşitli özellikler taşıyor. Yine öteki troodontid’ler gibi, Anchiornis’leri n de çok uzun bacaklı oldukları görülüyor. Ön bacaklarının uzunluğunun arka bacakların toplam uzunluğunun %80’ine eşit olduğu belirtiliyor. Uzmanlar bu özelliğin ilk kuşlardakine benzer bir özellik olduğuna, uçuş için uzun bacaklara gereksinildiğin e dikkat çekiyorlar.
Bu da, türün çok iyi bir koşucu olduğunu gösteriyor (ancak bacak, ayak, hatta parmaklardaki yoğun tüyler bunun işlevini yitirmiş bir özellik olabileceğine işaret ediyor, çünkü koşucu hayvanların bacaklarındaki tüylerin çoğalmak yerine azalma gösterdiği görülüyor). Anchiornis’leri n ön bacaklarının çok uzun olması genellikle kısa kollu olan troodontid’ler arasında pek rastlanmayan bir özellik olmakla birlikte, dromaeosaurid’l erle ilk kuşları andıran ve akrabaları arasındaki temel (“ilkel”) konumunu öne çıkartan bir özellik.
Bulunan ilk Anchiornis örneğinde yalnızca bedenin korunmuş bölümünde belli belirsiz tüy izlerine tanık olunmasına karşın, çok daha iyi korunmuş durumdaki ikinci örnekte tüylerin de hemen hemen tümden korunmuş olmaları araştırmacıları n tüy yapısı ve dağılımı konusunda çok daha sağlıklı bilgilere ulaşmalarına olanak tanıdı.
PARLAK BİR "PARÇA"
İlk uçucu türlerde olduğu gibi, Anchiornis’in de kola ve ele iliştirilmiş (tıpkı günümüz kuşlarındaki gibi) tüylerden oluşan büyük kanatları ve uçma tüyleriyle kaplı arka bacakları vardı. Bu ikisi ön ve arka kanat düzenini oluşturuyordu. Anchiornis’in ön kanadı 11 birincil ve 10 ikincil tüyden oluşmaktaydı.
Microraptor’un tersine, Anchiornis’in birincil tüylerinin uzunluğu aşağı yukarı ikincil tüyler kadardı ve bunlar daha yuvarlak, kıvrık ama bakışımlı merkezli bir kanat oluşturmaktaydı lar. Bu özellikleriyle Anchiornis, daha gelişkin akrabası Microraptor’a kıyasla, daha az gelişmiş bir aerodinamik yeteneğe sahipti.
Kuzey Carolina Üniversitesi paleo-ornitoloji uzmanlarından Alan Feduccia bulunan bu yeni fosil türünün “ilk kuşların evrimiyle ilgili son derece karmaşık yapboza göz kamaştırıcı bir parça eklediğini” belirtiyor.
Araştırmanın ayrıntıları 23-26 Eylül 2009 tarihleri arasında İngiltere‘deki Bristol Üniversitesi’ne bağlı Omurgalı Eskivarlıkbilim ciler Derneği (Society of Vertebrate Paleontologists ) tarafından düzenlenen konferansta bilim dünyasına sunuldu.
Rita Urgan, Kaynaklar: Nature, New Scientist/ Cumhuriyet Bilim Teknik
—————————— Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.