Kuaza
       
ARA
giris
BATILILAŞMAKTAN ANLADIĞIMIZ! FİKRET BAYKALI YORUMLUYOR…

- SPONSOR REKLAMLAR -

BATILILAŞMAKTAN ANLADIĞIMIZ! FİKRET BAYKALI YORUMLUYOR…

III.BATILILAŞMAKTAN ANLADIĞIMIZ

-DÖNEMLER-

A.TANZİMAT DÖNEMİ

Osmanlı İmparatorluğu ile batı arasındaki ekonomik yapının farklılıkları da değişim sürecini etkilemiştir. Tanzimat Dönemi’ne kadar… Batı’da coğrafi keşifler, sanayi devrimi, rönesans ve reform yaşanırken elbette ki Osmanlı bunlardan habersiz ya da yerinde sayan bir ülke değildi. [1]

Ancak Osmanlı bunca etnik ve dini faklılıkları eşit olarak gözetebilmek için statik bir toplum modelini ve devletçiliği öngörmekteydi, kaçınılmaz olarak. Ne zamanki batıda sermaye birikimi ile burjuvazi doğdu ve milliyetçilik akımları güçlendi ve yine ne zamanki batı teknolojik olarak ve sistemli düşünüş ile yaklaşımları açısından farklılaştı, gelişti, ancak o zaman bu ayrım daha net bir biçimde ortaya çıktı.

Çünkü Osmanlı için batı, kendisinden daha aşağıda bir medeniyettir. İşte bu yanlış önyargı savaşlarda gösterdi ki hakikat değişmeye başlamaktadır. O zaman Osmanlı batıya elçi ve öğrenciler göndererek bunları öğrenmek istedi. Ancak oraya giden öğrenciler teknik bilgiden önce sosyal bilimlerle tanıştılar ve Osmanlı, merkeziyetçi statik yapısını koruyamadı.

Aslında dikkat edilirse Batılılaşma meselesi Tanzimat’tan önce de söz konusudur. Ancak bunun miladını koymak diğer halde daha zor olacaktır. Örneğin 1683’te William Penn, “Avrupa’nın şimdiki ve gelecekteki barışı üzerine bir deneme” adlı eserinde, bir Avrupa parlamentosunu öngörüyor. Ve bunun içerisine Osmanlı ve Rusya’yı da dahil ediyor. Din temelli ayrımlarda şuna dikkat edilmez, Rusya’da Hıristiyan çoğunluktadır ancak Avrupa Birliği ile ilişkileri bizden daha azdır.

Ortodoks ayrımından bahsedenlerse Doğu Avrupa ve Yunanistan’ı gözden kaçırmamalıdır.  O yüzden Avrupa’yı oluşturan iç dinamiklerden biri din olabilir ancak bu ortak bir iradeyi yansıtmaz.

Yine 1623’te Emeric Cruce’ta Venedik’te bir Avrupa Meclisi öngörüyor ve buna Türklerin padişahını da papa’nın yanında görmeliyiz, diye ekliyor. Dolayısıyla bizim Avrupa Hukuku olarak adlandırılan Westfalia Barışı’na dahil oluşumuzla bu ilişkiler başlamıştır demek daha doğru olacaktır.[2]

1648’de ki barıştan sonra 1699 yılında imza edilen Karlofça ne tesadüftür ki hem ilk kez büyük toprak kaybıdır ve Osmanlı’nın o tarihten sonraki politikası kaybettiklerini geri almak üzerinedir, hem de 1648’le belirlenen esasların, hukuksal normların ilk kez uygulanışıdır. Avrupalı devlet statüsüne dahil olmamızda Kırım Harbi’ne denk gelir.

Görülüyor ki Tanzimat’tan çok önce de siyasi ve ekonomik ilişkilerin yanı sıra kültürel ve önemli olarak hukuksal bağlamda da ilişkilerimiz eskiye dayanmaktadır.

Yanlış Batılılaşma kavramının doğuşu da yine bu döneme rast gelmektedir. Bizim ilk romanlarımızda teknik gelişmelerden ziyade ekonomik refahın ve lüksün çarpıcı örneklerini taşırlar. Çünkü bir medeniyet analizini yapacak eğitimi, tahsili almamışlardır. İnsani olarak da ilk göze çarpan özellikleriyle batıyı tanımaya çalışmışlar, yanlış batılılaşmayı doğurmuşlardır.

Namık Kemal gibi çok ünlü bir düşünürü bile hataya sürükleyen şey, çok geniş bir medeniyetin analizini yapmanın imkansızlıklar dolayısıyla mümkün olmadığıdır. Avrupa’yı tanımadığımız gibi kendimizi de teşhis edemiyorduk.[3] Dil bilgimiz vardı ama kültür olarak sınıflandırmalarımız eksikti. Bu nedenle göz önündekilerle yetinmek durumunda kalıyorduk. Yeni okulların açılmaya başlanması bu durumu lehimize değiştirse de, ilk adımı yanlış atmıştık…

B.ULUSAL MÜCADELE DÖNEMİ

Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmaya başlanmasından sonra, son toprak parçası Anadolu’nun savunulması için bir araya gelen insanlar için batı, kaçınılmaz olarak tamamen karşımızdaydı.

Batı demek, emperyalizm ve sömürgecilik demekti. Nitekim batının bu ihtirasları bugün de açtığı derin yaralar neticesinde Avrupa Birliği olan ilişkilerimizde her daim bir ihtiyatlılık kazandırdı. M. Kemal Atatürk’ün önderliğindeki bu mücadele döneminde batı ile olan ilişkilerimiz yeni kurulacak devlete model olabilecek bir yapının kabuk değişimi içerisindeydi.

Bu seçimin neticesi halen alınamamış olsa da bu ilişkilerin en çok gerildiği dönemden bugüne çok fazla şey değişmiş gözükmüyor.[4]

C.CUMHURİYET DÖNEMİ

Kuşkusuz bu dönemin ismi M. Kemal Atatürk’tür. Batılılaşma olarak adlandırdığımız sorunu derin olarak çözümleyen, alternatifler sunan, kurumsal olarak gerçekleştiren ve belki de ondan sonra da yine yaptıkları aşılamayan bir isimdir.

Her şeyden önce onun getirdiği yeniliklerin ve devrimlerin esasında batılılaşma değil medeniyet ailesine dahil olma söz konusudur. Tüm bu çalışmalarda uluslaşma sürecinin bir sonucudur.[5] Bugün hâlâ aşılamayan eşik budur. Ümmet çizgisinden sıyrılabilmek için eskimiş, köhne imparatorluk kurumlarının ortadan kaldırılması ve laik temelde yeni bir ülkenin kurulması, cumhuriyet döneminin en büyük başarısıdır.

Atatürk ve çağdaşlarının yaşadığı dönemler ve şartlar düşünüldüğünde, aldıkları eğitim, bilgi ve birikimle birlikte yüklendikleri misyonu nasıl taşıyabildikleri ortaya çıkacaktır. İşte bu dönemi özellikle Tanzimat’tan ayıran budur. Problemleri tespit eden ve çözüm arayan bir nesle sahiptir. Atatürk’ün Sofya’da izlediği bir operadan çıkarımı, onların bizi Balkan Savaşı’nda nasıl yendiklerini anladım, deyişinde, bir operayı yapmak için iyi bir alt yapı, bilgi, birikim ve organizasyon olduğunun farkına varmıştır. Osmanlı’nın genel kabul görmüş önyargılarını kişisel olarak kırmıştır.

Sanırız, temel ayırım bu olmalıdır…

D.GÜNÜMÜZ

Jeopolitik konum olarak arada kalan ülkemizin, bu konuda da arada kaldığı malum. Kimlik bunalımı aşılabilmiş değil. Kültür yozlaşması küreselleşme sayesinde(!) daha da hızla artıyor. Üstelik ekonomik olarak da unutanların dışında yeni bir şey yok… Medeniyet dairemizi çizemiyoruz. Bunun gibi kendimizi bir yere ait de hissetmiyoruz! Dolayısıyla Avrupa’yla olan ilişkilerimiz iktisadi olarak kalıyor, turistik ziyaretlere dönüşüyor.[6]

Aynı problemleri aynı dönemde karşılayan Rusya’da ise durum farklı. Onların aydınları binlerce kurban verdiler, hayatlarını feda ettiler. Bizlerde bunu yapmadıkça gerçek manada bir şey yapmış sayılmayız, diyor Berkes. Oldukça haklı.

Dünya her zamanki gibi değişimini sürdürüyor. Burada önemli olan buna ne oranda katkıda bulunduğumuzdur. Değişimin öncüsü olmazsak, onun peşine takılmaktan kurtulamayacağız…

devamı gelecek..


[1] KORAY Meryem, “Avrupa Toplum Modeli Avrupalılaşabilir mi?,İstanbul Üniversitesi İktisat Mecmuası, Cilt 55, No 1, 2006, s. 605-629.

[2] ORTAYLI İlber, Gelenekten Geleceğe, Timaş Yayınları, İstanbul, 2009, s.23

[3] TUNAYA Tarık Zafer, Batılılaşma Hareketleri, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 1999, s.86

[4] BERKES Niyazi, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 1997, s.200

[5] ATEŞ Toktamış, Cumhuriyet, Süreç Yayınları, İstanbul, 1986, s.86

[6]İLHAN Attilâ, Aydınlar Savaşı, TİB Kültür Yayınları, İstanbul, 2004, s.143

Yorum Yap



ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM