Kuaza
       
ARA
giris
Başbakan Olabiliyorum, Herşey Olabiliyorum Ama Kürt Olamıyorum ! Kürt Sorunu’na Diyalektik Bakış

- SPONSOR REKLAMLAR -

Başbakan Olabiliyorum, Herşey Olabiliyorum Ama Kürt Olamıyorum !  Kürt Sorunu’na Diyalektik Bakış

GİRİŞ – DİYALEKTİK BAKIŞ AÇISIYLA KÜRT SORUNU

Ben de sizler gibi yetiştirildim. Sosyolojik olarak milliyetçilik duygusu doğduğumuz günden itibaren benliğimize dayatılmış, bunu sorgulamamız halinde hain olacağımız hepimizin beyninin duvarlarına ilkel yazılar gibi kazınmıştır.

Okuyacağınız bu yazı Kürt sorununda olaya “diyalektik bakış açısıyla” yaklaşmak için yazılmıştır. Bilmeyenler için diyalektik mantığın olayların neden-sonuç ilişkisinden ayrı düşünülemeyeceğini öngören bir düşünce biçimi olduğunu hatırlatalım.

Bu topraklar tarih boyu “aşure”nin anavatanıdır. Aşurenin içinde nohut, fasulye, buğday, nar vs. bir çok gıda ürünü vardır. Mesela fasulye kalkıp nohuta “aşureyi aşure yapan benim verdiğim tattır, sen de ağza girdiğin zaman fasulye gibi tat vereceksin” diye emredebilir mi? Aşureyi aşure yapan nohutun, fasulyenin, narın, susamın ayrı ayrı o enfes tatlarıdır..

Anadolu coğrafyası yıllardır ne ile övündü? Kardeşlik kültürü, yabancıyı dışlamaması, kibirli olmaması vs. Ancak zamanın şartları gereği imparatorluktan ulus devlet aşamasına geçince birtakım sorunlar da baş gösterdi. Bu sorunların ilki Türk kelimesinin bir etnisiteyi mi yoksa çeşitli etnisiteleri bir arada bulunduran bir çatıyı mı temsil ettiğidir. Bu konuyu Doğan Avcıoğlu “ Türklerin Tarihi” isimli kitap serisinde derinlemesine inceliyor. Yerli ve yabancı pek çok tarihçinin konu üzerinde fikir birliklerinin olmaması bizleri şaşırtıyor. Bu eserden de anlıyoruz ki konu muallak. Ancak geçmişteki kullanım anlamı ne olursa olsun günümüzde biraz da etnik bir yapıyı temsil ettiği aşikardır. Tarih kongresine akademik makale hazırlamadığımız için ayrıntılara burada değinecek değiliz.

Ulus devlete geçişle beraber baş gösteren bir diğer sorun ise herkesin kendini tek bir ortak millete ait hissetmesi gerekliliğidir. Örneğin Kürt bir yurttaşın Türklük kalıbına sığmaya zorlanması gibi…

Esasında ulus devlet yapısı nispeten daha ufak coğrafyaya sahip ülkeler için geçerli bir sistemdir. Türkiye gibi geniş coğrafyalarda ise ulus devlete bağlı kalarak alternatif alt çözümler düşünülmek durumu doğmaktadır. Aksi halde Kürt sorunu gibi konular tekrar tekrar gündeme gelecektir. Şöyle açıklamak gerekirse Moldova gibi ülkelerde ulus devlet kusursuza yakın bir şekilde işleyebilir. Ancak Türkiye gibi, Fransa gibi ülkelerde kangren olmuş yaralar yaratmıştır. Bunu söylerken tümden ulus devlet modelini rafa kaldırıp eyalet sistemine geçelim gibi bir sav öne sürmüyorum. Belirtmek istediğim mevcut sistemi çağa uydurmak gerekliliğidir…

Bu girişten sonra ülkemizin kanayan yaralarından biri olan Kürt meselesinde sizleri biraz düşünmeye sevk etmek istiyorum. Her fırsatta ayrı bir bayrak, bağımsızlık gibi niyetleri olmadığını belirten ama yine de süratle dağa çıkmaya devam eden Kürt yurttaşları o dağlara gönderen sebepler nelerdir? O insanların neden dağlara çıktığını her Türk vatandaşı milliyetçilik giysisinden kurtularak kendisine sormakla mükelleftir.

Milliyetçiliğin her türlüsünün zararlı olduğunun artık bilinmesi gerekiyor. Bu yüzden “yurtsever” kelimesi akla daha uygun geliyor. Hiçbir insan ırkının diğerinden üstün olamayacağı ve diğerini kendi gibi olmaya zorlayamayacağı gerçeğini yeni yetişen gençlerin boyunlarına kolye gibi asmalıyız. Mesela hiçbir Fin yurttaşı hiçbir Türkten daha az önemli değildir. Aynı şekilde hiçbir Türk yurttaşı da hiçbir Amerikalıdan da daha az önemli değildir.

SORULMASI GEREKEN SORU

Size Kürt meselesinde topu nasıl taca atacağınızın yöntemini vereyim : “hepsi teröristtir, hain bunlar..” Evet tembelseniz, işin kolayına kaçmayı seviyorsanız böyle deme hürriyetiniz vardır elbette. Ancak bu yazının yazılış amacı diyalektik bakış açısını bu konuya uygulamak olduğundan sormamız gereken soru şudur : “ bu insanları kendi ordularına kurşun sıkmaya getiren sebepler nelerdir?”

İSYANLAR

Osmanlı’nın son döneminde de ilki 1806 yılındaki Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı olmak üzere cumhuriyete kadar toplam 14 , cumhuriyet dönemini de ele alacak olursak 1937 Dersim İsyanı’na kadar toplam 31 Kürt isyanı vuku bulmuştur. Hiç şüphe yok ki bunların değişik sebepleri, ortaya çıkış farklılıkları vardır. Gerek 1924 Anayasası’ndan gerekse de Kaynak Yayınları tarafından Haziran 1993’te yayımlanan “Mustafa Kemal’in Eskişehir İzmit Konuşmaları 1923” ( sansürsüz tam metin) başlıklı kitaptaki belgelerden anlıyoruz ki Mustafa Kemal’in Kürt meselesine ya da bir başka ifade ile etnik azınlık meselesine bakışı önceleri bir hayli “large” imiş… Rahmetli Attilâ İlhan bu kitabı bana ilk gösterdiğinde onu ilk kez bu kadar sinirli görmüştüm, “Gerçek Gazi’yi bizden saklıyorlar, ne demek sansürsüz tam metin, demek ki bundan öncekiler sansürlü imiş, yazıklar olsun” dediğini hala hatırlıyorum.

Etnik açıdan baskıcı, yasaklı bir ulus devlet modeli ile yıllar geçmiş ve özellikle 1960’larda tüm dünyada şaha kalkan sol akımların temel alınmasıyla kurulan sol anarşist çizgideki PKK isimli örgütün 1984 yılında Eruh’taki ilk eylemini yapması ile Kürt Sorunu bambaşka bir boyut kazanmıştı.

Otuz yıla yakın bir zamanda kırk bine yakın insanın ölümüyle sonuçlanan silahlı çatışma döneminden bu toprakların halkının artık bıktığını ve çözüm için aydın kitleler ne kadar hayır dese de bu halkın barışı kuyunun en derinlerinden bulup çıkartacağını düşünüyorum.

Akp iktidara geldiğinde “şeriat geliyor” diye endişe duyanlar, Ahmet Kaya Kürtçe şarkı söylediğinde de ülke bölünüyor diye feryat edip çatal fırlatıyorlardı. Daha beş-altı yıl öncesine kadar Kürtçe müzik dinlemenin yasak olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Eğer Kürt davası anlaşılacaksa bu yasaklar bilinmek zorundadır. Yazının başında değinmiştik, ulus devlet modeli ile ortaya çıkan sorunlardan biri de “diğerini kendi gibi olmaya zorlamak” idi. İşte yıllarca Kürt yurttaşlara Zeki Müren dinle, Serdar Ortaç dinle diye zorlama yapıldı. Önlerine başka seçenek konmadı. Oysa ki sevin sevmeyin bu topraklarda bazıları Şivan Perver dinlemek istedi, Rojin dinlemek istedi, hala da istiyorlar…

Uğur Mumcu’nun da bir yazısında bahsettiği “…’Kürt sorunu, hiçbir zaman Kürtlere ve Türkler’e bırakılmış değildir. Bu soruna hep, ama hep Batılı emperyalist devletler karışmıştır. Bu Batılı ülkelerin de olası bir “Kürt Devleti”nden beklentileri vardır. Ayaklanmaları da terörü de bu açılardan değerlendirmek gerekiyor. Reform yapsanız da yapmasanız da terör sürecek, çünkü amaç başka…” şeklindeki görüşlere katılmamak mümkün değil ancak sizler yarayı tentürdiyotla temizlemezseniz o yaradan nemalanmak isteyen mikroplar hep olacaktır, çünkü mikrobun görevi odur…

Doksanlı yıllarda devlet mekanizmasının teröre karşı verdiği ilkel refleksin neticesinde terör örgütüyle aynı etnik yapıya sahip her yurttaşın hayatının zindana çevrilmesi ile birlikte dağa çıkışları tetikleyen ve bunu kısır döngüye bağlayan süreç de başlamış oldu. Bu tezimizi örneklerle açıklayacağız.Aşağıda okuyacağınız örnekler Funda Danışman ve Rojin Canan’ın çocuklukları güneydoğuda geçmiş, örgüte hiçbir şekilde katılmamış, şimdilerde ise öğretmen, mühendis, ev hanımı olmuş olan Kürt yurttaşlarla yaptıkları on dokuz röportajdan alınmıştır. Bölge insanın o yıllarda yaşadıklarını, çektikleri acıyı anlamak ve geneli ifade ettiği için çok önemli örneklerdir.
Dilerseniz önce konu ile ilgili olarak diğer örneklere oranla tebessüm ettiren iki örnekle başlayalım.

TÜRKİYE’NİN BAŞKENTİ : “ATATÜRK..”

Olayın kahramanı Aşi, 1970 Kozluk doğumlu. Bakın ne diyor : “ Bir gün müfettiş gelmişti, matematikle ilgili sorular soruyordu. Ben dördüncü sınıfta olduğum halde hemen hemen bütün sorulara el kaldırıyordum, bütün soruları çözebiliyordum, sosyal bilgilerden de sormaya başladı. Kim kalkmak ister deyince sınıftan hiç kimse parmak kaldırmadı. Sonra sen çalışkan bir öğrencisin diyerek beni kaldırdı. Sorusu : Türkiye’nin başkenti neresidir? Ben soruyu anlamıyordum. Kendi kendime Kürtçe düşündüm ve “baş” dedikleri şey sanırım iyi biri olacak diye düşünerek ( baş, Kürtçede “iyi” anlamına geliyor), “Atatürk” cevabını verdim. Müfettiş sadece tebessüm edip, tamam otur yerine dedi. Yani böyle bir eğitim sürecinden geçtik.”

TÜRKÇE ÇİŞ NASIL DENİR ?

Gıre Colyâ 1980 Şırnak merkez doğumlu. “ Şöyle bir örnek vereyim, çok iyi hatırlıyorum. Affedersiniz, ilkokul ikinci veya üçüncü sınıftaki arkadaşlarım, öğretmenim tuvalete gidebilir miyim, diyemiyorlardı. Sınıfın içinde altına kaçırıyorlardı…”
Gıre Colya’dan bir anı daha dinliyoruz. Ancak artık yüzümüzdeki tebessüm gidiyor acı ve dehşet bizi teslim alıyor:
“ Bir baktım jandarma cipiyle geldi, babamı sordular evin önünde. Babam evde yoktu. Askerden izne gelen amcamı alıp götürdüler. Dünyada böyle bir şey oluyor mudur bilmiyorum. Onu alıp götürdüler. Biz bunu alıp götüreceğiz dediler. O gelsin ki kardeşini bırakalım. Bir şekilde amcamı rehin almışlardı. Babam gidene kadar amcama çok işkence yapmışlardı. Lastiğin içine sokmuşlar, döndürmüşler, bilmem ne filan.
…. Su depoları her çatışmada deliniyor ve sular boşalıyor, susuz kalıyoruz. Kaynanası, hlama git suyu doldur diyor. Gece saat 23:00 civarı. Güğüm götürüyor, onu dolduracak. Evin iki kapısı var depoya giden; kapı askeri kulübeye bakıyor. Ama kulübeden evin içini de görüyorlar. Halamın olduğu koridora ateş etmeye başlıyorlar; sanırım nişan alınmış, çünkü insan ancak karşısında duran birini o kadar isabetli vurabilir. Evin içine girmemizle halamı yerde yatıyor gördüm; üzerinde bir çarşaf örtülü, amcam çarşafı açtı kucakladı ve koklamaya başladı. O sahne gözümün önünden gitmiyor, gerçi insanın gözünün önünden gitmeyen çok sahne var. Şu an bile anlatınca tuhaf oluyorum. Halamın vurulduğu koridora gittim; duvarlarda beyin parçaları var. Eğer aç olmamış olsaydım ne var ne yok çıkarırdım. Birkaç gün halamın cesedi ile evde kaldık. Özel tim bizi dışarı çıkarmıyordu. Halam beş tane çocuğunun gözü önünde o halde kaldı…
O olaydan bir süre sonra babamı da gelip aldılar, babamı bir daha göremedik, tüm resmi makamlara gidiyoruz böyle biri yok diyorlar… “

Şimdi de Xezek’e kulak veriyoruz. Kendisi 1980 Çukurca doğumlu.
“ Yine bir gün özel timler evi bastılar, her tarafı dağıttıktan sonra biz çocukları toplayıp kışlanın duvarının dibine dizdiler. Duvarın üzerinde duran askerler ve timler sırasıyla üzerimize –çok affedersiniz ama- çiş ettiler…

….. Ayhan abim dağa gitmeden önce cezaevindeydi. Lisede okurken tutuklandı. Yedi sene Muş cezaevinde yattı, sonra serbest kalır kalmaz, burada üç gün bile vakit geçirmeden gerillaya çıkış yaptı. Cezaevindeyken işkenceden dolayı sağ gözünü kaybetmişti. Bir ayağı da sakattı, işkencede ayağını kırmışlar o şekilde kaynamış. Zaten görseniz her gün ev baskını, her gün hakaret, zulüm, 92’den 97’ye kadar bu durum hep böyle sürdü…

…. Askerden yeni dönmüştüm, evlere yine baskın oldu. Salih diye bir yüzbaşı vardı. Evleri basıp bizim yaşımızdaki çocukların tutuklanmaları talimatını vermiş. Bir de Adnan başçavuş diye biri vardı. Gece kapıyı çaldılar, biz de açmadık, çünkü iki gece önce götürdükleri bir tanıdığımızı öldürüp kaybetmişlerdi. O zamanlar Çukurca çok karışıktı, kanunlar Çukurca’ya kadar gelmemişti, özel timlere, Jitem’e, askere hesap soran yoktu. Devlet onlardı. Rasgele evleri basıp işkence yapıp sonra da öldürüyorlardı. İşte bizim kapıyı yumrukluyorlardı, biz açmayınca kırdılar ve beni götürdüler. İlk önce soydular, soyarken bir odaya da su dolduruyorlardı. Suyun içine de tuz attılar. Ondan sonra ayaklarıma copla vurmaya başladılar, tam kırmızı olup kan akmaya başladığında da suda yürütüyorlardı. Çıkmak yok sudan, ölsen de çıkamazsın, ondan sonra… Ya abla… kusura bakma, utanıyorum abla… Affedersin abla, cop…cop soktular makatıma…Şeyime elektirik verdiler, affedersin abla, çok şey yaptılar. Dört gün işkencede kaldım, Işıklı Karakolu’ndaydım. Bütün işkencelerin en acısı son gün oldu. Tam çıkacağım anda bir subay ve bir de uzman çavuş kafama tahtayla vurdular. O esnada her iki gözümü de kaybettim. Yaraların acısı geçiyor ama görme yetinizi kaybetmenizin acısı bir ömür sürüyor. Gece yarısı o halde beni karakolun önüne attılar. Yaralı ve kör bir halde köyümü bulmaya çalıştım… “

BAŞBAKAN OLABİLİYORUM, HER ŞEY OLABİLİYORUM AMA KÜRT OLAMIYORUM !

İşte anılardan en acıklı olanlardan bir tanesi daha.. Wânbetan’ı dinliyoruz. 1977 Erciş doğumlu bir kızımız..
“ …. Zaman geçti. Okuldayız. Ben inancımı yitirmişim artık. Devlete inancım ve güvencim yoktu. Beni korumuyordu, korumayacaktı. Sonra bir akşam kapım çaldı. Kapıları açmıyordum. Ev arkadaşım kim olabilir diye sordu. Mahalle erkekleri böyle yapmaz dedim. Bıçağı eline aldı. Baktım iri yarı maskeli birileri. Kapı demir olduğu için ne yapsalar olmuyor. Ev sahibim görünce çıkıp bağırıyor sonra da içeri giriyor, sahiplenemiyor. Özel tim, kırarız kapıyı dediler. Kırın dedik. Cidden de kırdılar.Bizi  alıp götürdüler. Kendime geldiğim zaman buz tutuyordum. Ayağıma bir ip bağlanmış, göle atılıp çekiliyorum. Karın üzerinde dolandırıyorlar. Tekrar göle atıp çıkarıp karda dolandırıyorlar. Kar diz boyu. Ben tamamen uyumuşum. Gözümü tekrardan açtığımda ev sahibimin banyosundaydım, beni getirip evin önüne atmışlar, ev sahibim de sağ olsun evine çıkarmış.

EN ACI HİKAYE
…..
Şu anki eşimle o zaman nişanlanmak üzereydik. O gün gelip yüzük takacaklardı. Kuaföre gittik,kıyafetimi giydim. O gün beni yine aldılar. Üzerimde tuvalet var. Beni o halimle alıp götürdüler. Ve orada yaşamadığım kalmadı. İşte en kötüsü oradaydı. Onlar illegal olmakla suçluyorlardı, ama ben hiç illegal olmamıştım. Onlara söyledim. Ben size karşı tamamen açık ve netim. Ben bu ülkenin vatandaşı olmaktan vazgeçtim, vazgeçirdiniz. Ama yine de her şeye rağmen bu ülkede yaşayabilirim diyerek sevdiğim insanla evlenecektim. Bu ülkeye çocuk verecektim, bırakmadınız dedim. Bu orospuyu soy, dedi. Gücün yeterse sen gel dedim. Ben kendimi açmam sana. Orospu nasıl alışmış PKK’lilere dedi. Sonra biri geldi. Sadece beyaz spor ayakkabılarını hatırlıyorum. Elini attı pantolonumu indirdi. Ben de sen yapmazsan şerefsizin oğlu şerefsizsin dedim. O da ben yapmazsam sen orospusun dedi. Bir süre sessizlik oldu, çek pantolonunu dedi. Çekmiyorum dedim. Nasıl indirdiysen öyle çekeceksin dedim. Çek diyorum dedi, çekmiyorum dedim. Sonra biri geldi çekti, ama düğmemi iliklemedi. Sonra bir yere götürüldüm, Uzatıldım. Başımı dayadım. Pantolon sentetik, tuvalet tarzı bir şey işte. Yakıyor beni artık. Poşet gibi bir şeyin üzerine uzanmışım. Gözümü açtım elimi attım, baktım demirden bir somya. Üzerinde bir sünger ve bir battaniye. Ama battaniye biraz tuhaf, parmak kalınlığında kan pıhtılaşmıştı ve ben onun üzerinde uzanıyordum. Bana çok acı vermişti. Yanıma bayan getirilmişti, çok korkuyordu. Hiçbir şey anlatmıyordu. Sonra beni götürdüler. Oyun oynayalım dediler. Daha önce bizi doktora götürdükleri için bakire raporumuz var. Bakire olduğumuz için önden bir şey yapmıyorlar. Habire arkadan. Şişe vardı, bilmem ne vardı. Şişeyi içinde patlatalım mı yoksa getir içinde kıralım mı filan. Bilmem hangi ülkede öyle yapıyorlarmış, biz de yapalım dediler. Şişe oyunu oynayalım vs. dediler. Ama samimi söylüyorum arkam parçalandı desem yeridir. Göğüs ucum koptu. Çıktıktan sonra tek dikiş attırdık. Göğsümün bu tarafından süt gelmiyor. Üzerimde sigara yaktılar, hala izleri duruyor. Ben erkeklerin bu kadar alçaklaşabileceğini orada gördüm.
Yanımdaki kız âdet olmuştu korkudan. Pantolondan parça verip ped olarak kullan dedim. İlla ped istiyorum dedi. Madem beni buraya getirdiniz bana sahip çıkacaksınız dedi. Önce nasıl olsun diye dalga geçtiler, sonra getirdiler. Ben kıza bunun normal olduğunu, korkudan olabileceğini söyledim. Karşıdan bir çığlık kopuyor ki dehşet ! Küçük bir kız, çığlığı dehşet.. Anlamıyoruz. Dokuz ya da on yaşlarındaydı. Bize göre pek çocuktu, göğüsleri daha gelişmemişti. ’Hazal nasıl, zevk alıyor musun’ filan diyorlardı. Ama kız ölüyor acıdan, bir adam sürekli bağırıyor. Gözlerimiz kapalı, anlamıyoruz hiçbir şey. Arkamdan kan akıyor, göğüs uçlarım yanıyor, dayanacak güçte değilim. Yanımdaki kız beni dürttü, gözlerini aç birini getirdiler yanımıza dedi. Açtım, göğüsleri daha belirgin olmayan bir kız çocuğu, saçları dağılmış. Kızın bacakları arasından kan akıyor. Ne oldu anlamadık. Tokat atıyorum yok, kızın gözleri fal taşı gibi açılmış. Kız defalarca tecavüze uğramış. Kızdan habire kan boşalıyordu. Ne yapsak fayda etmiyordu .Kan durmuyordu. Yanımdaki kız bastı küfürü, artık ağzına geleni sayıyor. Biri gelip hücrenin penceresinden dedi ki “ onu dokuz kişi ….ti, biraz daha bağırırsanız sizi de yirmi beş kişi …riz.” Biri gelip dedi ki “ babası daha konuşmadı mı” babasını konuşturmak için küçücük kıza babasının gözü önünde defalarca tecavüz etmişlerdi... “

SONUÇ
Tüm bunları olayın nedensellik ilkesinin fark edilmesi için araştırıp sizlere aktardık. Milliyetçi içgüdülerimizi bastırarak diyalektik bir bakış açısı ile neden sonuç ilişkisini gözler önüne koymaya çalıştık. Bu tip acı örnekleri yaşayan bölge insanının örgüte katılması kadar doğal bir şey olmadığı kanısındayım. O insanlar yıllarca devletin güler yüzünü değil devletin faşist yüzünü görerek büyüdüler. Gözlerinin önünde anneleri babaları öldürüldü, işkencelerden geçtiler. Onlar ne Apo bilirdi ne T.C. Çizgi film izleyecekleri yaşlarda onları bu vahşetin içinde bırakarak onları bir taraf olmaya zorladık. Onlar da devletin sadece vahşi yüzünü gördükleri için doğal olarak diğer tarafı seçtiler.
Unutulmamalıdır ki, gözünün önünde ailesi ya da sevdikleri devleti temsil eden güçler tarafından ortadan kaldırılan bir çocuğun dağa çıkması tercih meselesi değil, bir neden – sonuç ilişkisidir.

Kaynaklar
• “Devlet ve Kürtler” Prof.Dr. Metin Heper – Doğan Yayıncılık – Eylül 2008
• “Bildiğin Gibi Değil-Röportajlar” Rojin Canan, Funda Danışman – Metis Yayınları Haziran 2011
• “Türklerin Tarihi cilt 5” Doğan Avcıoğlu – Tekin Yayınevi – Mayıs 1982
• “Kürtler” – David Mc Dowall – Avesta Yayınları – Ocak 2000

Yorum Yap



ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM