Kuaza
       
ARA
giris
”CAN” YOLDAŞI

- SPONSOR REKLAMLAR -

”CAN” YOLDAŞI

 

“… Biz ne keyif alıyoruz, ekranda güzel bir ilişkinin çatlayıp kırılışını izlerken? Kendi ilişkilerimizi mi test ediyoruz? Dedikodunun cazibesiyle rahatlayıp, meraktan çatlayan ruhlarımızı mı tatmin ediyoruz? İbret dersleri mi alıyoruz?

 

Nedeni ne olursa olsun, doğumdan düğüne, boşanmadan cenazeye kadar kameralarla yaşamaya alışkınız artık… Medyatik ilişkiler çağına hoş geldiniz! Aldatılan eşlerin, kızgın sevgililerin, söz verişlerin, rest çekişlerin, iç çekişlerin kutsal mabedindesiniz. Birazdan bir ilişkinin bitişini naklen izleyeceksiniz… Reklam arasında mısırlarınızı patlatın… Şenlik başlıyor… Azzz sonra! …”

 

Yukarıdaki satırları  1997’de “Naklen Ayrılık” ismiyle yayınlanan bir Can Dündar yazısından aktardım.. Devamı da var. Bir ayrılığın, nasıl magazin malzemesine dönüştüğünü anlatan ve bu vahim durumu eleştiren bir yazı. İlk okuduğumda heyecanlandığım, beğendiğim bir yazıydı. Ama iş değişti.

 

Siz de okuduğu, beğendiği bir yazarı, sanatçıyı yaşamıyla bir bütün sayanlardan mısınız? Açıkçası ben öyleyim. Her gün ekranlarda olan, magazinlere konu olan ses sanatçılarını sevmem örneğin. Kendi tarzı dairesinde, gündemde olmak için sebep aramayan, düzenli bir hayatı olan sanatçıları severim. Çünkü düzenli bir hayat beraberinde başarı odaklı bir çalışma ortamı oluşturur. Sanatçı her şeyden önce çalışkan ve disiplinli olmalıdır. Ama tabii ki sanatçı da insandır. Hataları olabilir. Ama bu hatalar “can” evinden, en güvendiğiniz yerden gelirse, işte o zaman durum değişir. Zira yalan söylemek için, ilk önce kendi söylediğiniz yalana inanmanız gerekir.

 

Aksi takdirde bir gün yakalanırsınız!

 

*********************

 

Shakespeare’in Othello’sunu okudunuz/izlediniz mi? Yüzyılları aşan bu oyununda  Shakespeare, bir ihaneti ve kıskançlığı anlatır aslında. Oyun bunun trajedisi üzerine kurulmuş klasik bir yapıttır. Çarpıcı bir finalle de biter. Bizim hikayemiz daha farklı olmakla birlikte, yüzyılımızda, insanlar, mekanlar veya konular değişse de Othello’dan pek uzak değilizdir.

 

Örnekleri çok!

 

Nazım Hikmet’in aşklarını, aldatmalarını bilirsiniz. Her biri için ayrı ayrı sevdalanmış, her birine kalbinde ayrı bir sayfa açmıştı. En güzel şiirlerini de onlar için yazmıştı. Ama hiçbir zaman, kıskanmaktan da geri durmamıştı.

 

Sevmişti…

 

Mutlaka Can Dündar’da sevmişti. Ve sevmek, suç değildi. Tuhaf olan evde başka, çarşıda başka konuşmaktı, esas problem buydu. Ve belki de insanları aldatmak korkusuydu, kim bilir…

 

Secilere, ses oyunlarına dayanan devrik cümleler, bana “Can Abi’den” miras. Onun yazılarını okuya okuya, bilgi birikimim dahilinde, kendime özgün bir üslupla kalemi elime almıştım. İnanmıştım. Olmadı… İnandıklarımın samimiyetleri sınıfta kaldı.

 

*********************

Onu o kadar iyi tanıdığımı düşünüyordum, samimiyetine o kadar çok inanıyordum ki! “Mustafa” vizyona girdiğinde, sanki filmin yapımcısı benmişim gibi eleştirenlere cevap yetiştiriyordum.

 

Bakın, filmin anlatmak istediği şey, aslında tam olarak bu değil, şu vs…

 

            Çünkü eleştirilere karşılık verirken, bendeki dayanak noktası, Atatürk’le ilgili daha önce de birçok çalışma yapan ve belgeselciliğine inandığım birinin samimiyetiydi. Buna yürekten inanmıştım.

 

Ama maalesef bugünlerde inandıklarımı sorgulama vaktinin geldiğini anladım. Esaslı bir sorguya girişiyordum kendi iç hesaplaşmamda. İyi niyetli yanım nedense bir türlü galip gelmiyordu, gelemiyordu. Körü körüne inanmak, aptalların işidir, diyordu. Haklı olabilir miydi?

 

Bir kez daha hatırlatalım. Bu yazı kimseyi yargılamak, incitmek için yazılmadı. Bu, bir okur mektubuydu. Gururu incinen bir okurun mektubu. Yaşadığı yüzyılda kimseye inanmaması gerektiğini unutan bir insanın kaleme aldıkları…

 

*********************

 

Peki, Can Dündar’ın açıklamalarına nasıl bir yorum getirmeliyiz?  Habertürk’ten gelen iş teklifini kabul etseydim, o fotoğraf ne çekilir ne de yayımlanırdı, diyor. Muhtemel işi etiğe götürüyor. Ama her şeyden önemlisi çalıştığı Milliyet Gazetesi’nde bu haberin çıkmamış olması, olan biteni açıklamaya yetmiyor mu? Can’ı yandıktan sonra, ben yapmazdım demeye getirmek yakışıyor mu?

 

Can abi, ilk taşı en masumunuz atsın demişsin, ilk taş değil belki benim ki, ama bir okurun yirmi birinci yüzyıldaki en masum eleştiri mektubu. Çalınan güveninin, samimiyete olan inancının nasıl sona erdiğinin mektubu. Okur musun, bilemiyorum. Ve bu mektubun, zamanı geri getirmeyeceğini de biliyorum. Bu yüzden göğe savrulan küllerin kaderini paylaşacak bu yazıyla, eskiden yükselen inanç ve bağlılığımın yerini nihilizme bırakacağım…

 

*********************

 

Dilek hanım ne düşünür ne der, bilemem. Onu anlamaya çalışmak bile zor. Onun tarafından bakabilmek de. Sanırım gerçek “aldatma” bu olsa gerek. Üzüldüm, hakikaten çok üzüldüm… Aslında ben de susacaktım, ama kamuoyuna verdiği yanıtla insana özrü kabahatinden büyük sözünü hatırlatıyor, Can Dündar. Bu yüzden, yıpranan ve tamiri mümkün olmayan güven duygumun daha da fazla sömürülmemesi için bir şeyler yazmak istedim, içimi döktüm.

 

Bir de bunun magazin malzemesi olmasına üzüldüm. Reyting kaygısı olan magazin programları ve siteleri Habertürk’ün yaptığı atlatma haber üzerine suyun suyunu çıkarma telaşındalar… Acaba o da yalnızca arkadaşız mı deseydi ya da anlık bir gelişmeydi, kendime hakim olamadım mı, gibi muhabbetler dönüyor. Kötü bir durum. 2006’da ki Eş sırttan vurur, sevgili sineden… yazısına atıflar… aldatırken bile romantik demeler… Ne kadar çok utanç verici… Buradan tüm bunları da kınıyorum. Kendileri bu durumda olsalardı, ne olurdu diyebilseler belki de durum hiç bu noktaya gelmezdi…

 

Bir kez bir kez daha hatırlatalım ki, mevzuumuz el alemin aile ilişkilerine burnumuzu sokmak değil. Bir inancın kırılmasını yargılamak her şeyden önce. Bir şeyler halı altına süpürülmek istenebilir ama insanlar, duygusal hatıralarını hiçbir şekilde unutamazlar. Nitekim ileriki dönemlerde de karşısına sürekli çıkacaktır bu hadise, barışsalar bile…

 

İleride Can Dündar’ın yazacağı aile temalı bir yazı, geçmişinde olduğu gibi övgüler almayacak. Sen neden öyle yapmadın öyleyse denecek belki. Hiçbir şey zamanı geri getirmeyecek…

 

*********************

 

Bazı satırlar, paragraflar hatırlıyorum…

 

“sevgi, emek, özen, sadakat günümüzün ilişkiler borsasının kaybeden değerleri…” (Televizyonun Parayla Saadet Testi)

 

“önünde bir nisan sağanağı varsa, geriye dönüp bakası gelmez insanın… Oysa fotoğrafları henüz tazedir dünün ayazlı gecelerinin… Kışı birlikte aştığınız dostluklar sımsıcak durur yüreğinizde…Sadakatin ve yerleşikliğin güvenli kolları huzur vaadeder ardınız sıra… Gel gör ki baharın kokusu dayanılmazdır. Ilık bir rüzgar ruhunuzdaki isyanı okşar. “Hadi sokağa” diye bağıran sirenler çalar içinizden… Derinliklerinizde tutuşturulmayı bekleyen alevler kıvılcımlanır. Kalbinizden havalanan güvercinlere şaşakalırsınız.Sanki gitmek sadakattir; kalmaksa ihanet…(Bahar ve Ayrılık)

 

“Kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa…” diyordun. Attilâ İlhan’la görüşmenizde, İlhan bir şey söylemişti: Kalabalıkları peşinden sürükleyebiliyorsun, ama bazı şeyleri söyleyebilecekken söylemiyorsun…

 

 Yine  Attilâ İlhan’la devam edelim öyleyse: vurdun, kanımıza girdin Can Dündar. İtirazımız var.

 

2002’deki bir yazınızın başlığıyla soralım. Bunu sormak belki de çok acı verici ama yaşamın içinden, sahici:

 

Hâlâ Sadakat siz misiniz?

 

 

 

 

fikreterdem2009@hotmail.com

Yorum Yap



ANASAYFA | GÜNCEL | SPOR | MÜZİK | EĞİTİM | FOTO GALERİ | VİDEO İZLE | SİNEMA | DÜNYA | REKLAM VER | İLETİŞİM