Sanatlardan biri olan mimarlık sanatı o gün bugündür insan hayatını, gelişmesini ve eylemlerini mekanlaştırmaya çalışadurmuş. Bu çalışmalar kimi zaman devletlerin politikalarını, gücünü, görkemini, yoksulluğunu, zenginliğini, bunalımlarını, duygusunu vs.. yansıtmış. Daha sonralarıda mimarlık sanatı boyutunda yöresellikten evrenselliğe adım atılmış. Öyle ilerlemiş ki insanoğlu sosyal-kültürel, ekonomik, ekolojik ve teknolojik açıdan yüzyılımıza çok gelişmiş olarak gelmişler...
Peki daha sonra ne olmuş dersiniz: Katliamların, sömürünün, savaşların bile yok edemediği yapıları yok etmeye, ranta dayalı politikalarla kimliksiz yaşam ortamları hazırlatmaya, her geçen gün birbirine benzeyen, meydanları bile yok edebilen kentler hazırlamaya, mimarlık sanatının uygulanabilirliğini yok etmeye, hoşnutsuz insan sayısı artırmaya, doğal kaynakları yok etmeye ve baskı altına almaya başlamışlar.
Tarihi-kültürel değerlerle, sosyolojik sorunlarla, yerel yönetimlerle karşı karşıya kalan insanoğlu, bu oyunun kuralını oluşturabilmek için mimarlar ve şehir plancılarına çelişkiyi çözme görevini yüklemişlerdir. Bütün bu yaşananları mekansal boyuta taşıma işini yapan mimarlar ve şehir plancıları; Luzümsuz moda isteklerini tamamlamaya, kişilerin ekonomik güçlerine göre hizmet etmeye, piyasa ve ticaret dengesine bağlı iş yapmaya, keyif aldıkları değil başka insanların popülaritelerini artırmak için kullanmak istedikleri nesnelere yönelmenin yanı sıra yasal olmayan ilişkilerde kurumsallaşan toplumda üslup karmaşası veya benzer yapılar taklit ettirilmeye başlamışlardır.
Saygıdeğer meslekleriyle sanat inşa eden, kentleşme dekorasyon ve tasarımda büyük rol oynayan mimarlar ve şehir plancıları şuan içinde buluduğumuz durumda bir takım engellemelerle karşı karşıya kalmışlardır. Son dönemdeki kentleşme süreçleri en belirgin gelişmelerinden biri olan Ankara ve İstanbul’daki kentsel dönüşüm projeleri kapitalist sistemin sevimsiz ütopyaları baş göstermiştir.
Bir ülkenin başkenti bir gelinin gerdanlığı gibi değerli ve görkemli olması gerekir. Daha öncede belittiğim gibi kentsel yapılar devlet politikalarını, gücünü, kültürel tarihi, duygusal dokuyu yansıtır. Malesef Türkiye'nin geri kalmış bir ülke olduğu gerçeğini tekrar tekrar ortaya koyan ve devam eden, bir şehri sevmemizi engelleyebilecek yegane unsurları gözümüze sokan, hizmet anlayışı trafiğin yoğun olduğu bir bölgenin ortasında su fışkırtmak, heykel dikmek, onlarca altgeçit, üstgeçit ve önüne çıkan herkese çamur atıp kendini mafya babası zannedip "dünyayı bunlara dar edeceğim" cümleleri savuran, Ankara'nın iğrenç bir şehir olma işini ölene kadar bırakmayacağına ve bu işi bırakmamak için ölümsüzlük iksirini bulacağına inandığım botoks gülümsemesiyle bütün iticiliğini sergileyen Anakent belediye başkanı Sürrealist İ.Melih Gökçek...
Son osmanlı padişahlarından biri olan Ankara beyliğinde son 15 yıla damgasını vuran gelecekte tahtını oğlu genç Osman a bırakacak olan i... Melih Gökçek, Ankara da uzun süreden bu yana, kamu yararı yerine bireysel çıkarı, halk katılımı yerine populizmi, planlamacılık yerine projeciliği, yayalar yerine araçları ön plana çıkaran yerel yönetim politikaları yürütmeye devam ediyor, kentsel dönüşüm projelerini, kent merkezlerindeki dönüşümü, çarpık ulaşım politikasını ve bir türlü çözülemeyen su sorunları alıp başını gidiyor.
Ankara'nın suyu metal boruları eritirken, bu borular değiştirilmeye çalışılırken ve DSİ ye bu suyla sulama yapılmasına izin vermezken çıkıp Ankara lılara suyu içmelerini söyleyen ve kameraların önüne geçip şaklabanlık yaparak o meşhur ve pişkin gülümsemesiyle sürahiyi tepesine dikmesini, kalitesiz kömur dagitip halka zehirli hava solutmasını, Atatürk bulvarı, Kızılay meydanı, şehrin ana caddelerini yok etmesini, aklı sıra psikolojik baskı yaptığını düşünerek en işlek caddelerde sola dönüşleri yasaklamasını, caddeleri kapattırıp daracık sokaklardan belediye otobüsü geçirerek, kışın 2 hafta boyunca zaten donmuş olan suyumuza 5 kişilik çekirdek bir aile olarak 487,12 TL su faturası göndermesi, çift yone kapatilmis kargacik burgacik yollarda taksilerin bile yollarini kaybetmesi, hasta yasli demeden yayalarin demirden minare benzeri ust gecitlerden karsiya gecmeye mahkum etmesi ve asıl amacı olan Ankara yı köstebek yuvasina dönüştürmesine neden olmuştur. Ankarali sadece bu kisiyi degil, onu bir kez daha aday yapan zihniyeti de affetmeyecektir...
Mimarlar odasıyla, şehir plancılarıyla, sanatçılarla, yazarlarla toplumun neredeyse her kesimiyle kavgalı olan, Kızılay dan Çankaya ya metro sisteminin geçişini engelleyerek akay kavşağını yaptırıp sonra da ‘’Emin Çölaşan ve Şehir plancıları geçemez’’ yazılı pankart astırıp şov yapan, başka bir kent te sosyal alan olan park a kayınpedenirinin ismini veren, Ankara yetmiyormuş gibi kalkıp birde İzmir e saldıran bir belediye başkanını Dünyanın neresine giderseniz gidin göremeyeceksiniz.
Geçmişte normal medeni bir ülkede belediye başkanlığı yapmış olması durumunda, bırakın yeniden seçim kazanmayı, seçime bir daha girememesini sağlayacak pek çok hadise bardındırmasına rağmen, yeniden Belediye Başkanı olması Ankara lıların sinir sistemini alt-üst etsede, bir sonraki seçimde yeniden seçilmemesi için, Ankaralıların "yok artık daha da vermem oyumu gökçek'e" demesi için, daha ne yapması lazım çok merak ediyorum. Merak etmekle birlikte tahmin yürütüp diyorum ki sokak ortasında gasp, tecavüz, cinayet gibi organizasyonlara imza mı atması gerek...
Ah benim Güzel Ankaram, haketmedin-haketmiyorsun tüm bunları...
















Yorumlar
:(
Teşekkürler Aylin..Eline, kalemine sağlık.. Alıntı
Seçim sonuçlarından sonra bazı kesimler ''bu halka herşey müstehak'' yaygarası yaptılar.. Kömür ve baklagil yardımı alıp, oyunu din tüccarlarına veren cahil halk siyaseti düşünemeyecek kadar karınları açtı oysa… Alıntı
Tekerrürden ibaret olan tarih sürekli aleyhimize işliyor. Eğitimsizlik, kör cehalet. Bakınız tam bu noktada Finlandiya ların nasıl milli şuura kavuştuklarını anlatmak istiyorum;isveç ve rusya arasında sıkışıp kalan bataklıklar ülkesi olan Finlandiya'nın, İsveç ve Rus egemenliği altında yaşadıktan sonra bir öğretmenin ülkedeki herkese mektup yazarak bilinçlendirme çabası ülkenin olağanüstü değişimi gerçekten takdir edilecek bir durumdur.
Finlandiya, doğal zenginliklerind en yoksun, kıraç göllerle dolu bir ülkeydi. Bu ülke 60-70 yıl içinde akıllara durgunluk veren bir devrim yapmış, ileri ülkelerle yaptığı yarışta rekor kırmış. Bu ilerlemeyi de öyle büyük bilim adamları, güçlü liderleri olmadan yapmış, ama güçlü nesiller, büyük yurtseverler, çalışmayı seven yurttaşlar, inançları granit gibi sağlam bir toplum yaratmıştır. Ülkenin yetiştirdiği bu insanlar, isimsiz kahramanlar, yer altında çalışan işçiler, HALKIN AYDINLANMASI İÇİN ÇALIŞAN KÜLTÜR SAVAŞÇILARIDIR. Yalnızca yurtlarını ve halklarını düşünmüşler ve bu uğurda her şeylerini feda etmekten çekinmemişlerdi r.
Finler uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine ulaşmışlardır.
Bence Türkiye de en büyük ve en tehlikeli düşman Ne AB ne ABD ne de din tüccarları bizim asıl düşmanlarımız cahil bırakılan kendi halkımız… Alıntı
Ancak Aylin Hanım'ın en büyük düşmanımız olarak cahil bırakılan halkımızı belirtmesi çok talihsiz bir söz olmuş. Belirtmek istediği sanırım şu idi: En öncelikli ve hayati baş belamız, ne abd ne ab'dir, öncelikli düşman bu halkımızı yiyip bitiren cehalet ve at gözlüğüdür.. Alıntı
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.